Singapur 2. Gün - İlk İzlenimler

Saat 4:40'ta uyanıp yapacak bir şey olmayınca gittim ortak salona (odadan telefon wifi'ı çekmiyordu) bir şeyler okudum. Saat 7 civarı hava aydınlandı. Ekvatoral bölgede olduğumuza göre yine de civarı hava kararacak demekti buselamben aynştayn.

Dışarı çıkıp çevreyi gezmeye koyuldum. Okulun çıkış kapısını arkama alıp dümdüz yardırdım. Yurt binaları sıra sıra dizilmiş ve college ismi almış, Cinnamon College, Tembusu College vs. diye gidiyor ben de bir yandan little boxes türküsünü çığırıyorum. Yol var, kaldırım var (ya ne olacağdı?) arada ve heryerde uzun uzun otlar var. Değişik kuş sesleri yankılanıyor. Çok sevdiğim muhabbet kuşlarını doğal ortamında görebilecek miyim bakalım. Fotoğraf çok çekmemişim, yarın birkaç tane daha koyarım.



Sonra açık market buldum "Cheers" diye, girdim. Converter baktım yoktu. Fiyatlar Türkiye'ye (ve Slovakya'ya) göre epey pahalı, anlaşılan b.b. diyeceğimiz burada paso yemek yapmaya. Meyve reyonunda (beklediğim gibi) enteresan meyveler var. Süt fiyatları epey bi dalgalanma gösteriyor 6-12 lira arası. Neyse ben de niye bunları anlatıyorsam. Su alıp çıktım.

Ardından yüksek bi geçitten geçtim. Geçitin manzarası: (bu yapının aynısı Viyana'da da vardı ismi Mumok.)



Sanırım fakülteler bölgesine gelmiştim. Bilgisayar merkezi falan gördüm de her yer kapalıydı. Bir tane restorana girdim epey büyüktü, içinde her çeşit mutfaktan yemek vardı. O ara şarjım az olduğundan (ve aklıma gelmediğinden) foto çekmedim sonra atarım.

Bu arada şu da dikkatimi çekti, henüz rasgelmedim ama malum burada çok yağmur yağıyor:


Geri döndüm. Saat 9'da odalara checkinler başlamış. Üniversite kaydı yapıyormuş gibi milleti spor salonuna toplamışlar. İkramlar felan var benim için yöresel yemekleri tanımak için iyi bir fırsat. Biraz sıra bekledikten sonra yurda checkin yaptılar. 14. katı verdiler. (bkz: yuh) Bir de LAN kablosu verdiler. Odada hala çarşaf yastık yok, çöp kutusu var kapağı yok, temizliği de biz yapıyormuşuz. Bilkentte rahata alışınca koydu biraz tabii :) Yurt 18 katlı, 3 tane asansör var, bazı katlara mutfak, çamaşır odası, oyun odası vs. dağıtmışlar. Slovakya'ya yemek yaparım diye ciddi ciddi tencere (ufak), tava götürmüştüm hatta ve hatta kahve pişiririm diye cezve götürmüştüm. Fakat yurtta zaten önceki erasmusçuların bıraktığı tencere tavalar vardı, bişiler yapmak için sürekli gidip mutfak anahtarı istemem gerektiği için de kahve yapmayı neredeyse bırakmıştım. Zaten yurdun yemekhanesinden yemek yemek zorunlu, dedim bir şey götürüp ağırlık yapmayayım. Mutfağa gittim, mutfak ekipmanlarını (işime yarayacak kadarını) okul sağlıyormuş, mutlu oldum. Geri kalan ihtiyaçlarımın bazılarını da yurtlardan birinin önünde kermes vardı orada hallettim. Bir teyze elime poşet tutuşturdu istediğini al dedi. Sonuna gelmişim, fazla bir şey kalmamış gerçi.

(Bu arada kayıtta bir de şöyle bir durum oldu, klimayı çalıştırmamız için kredi yüklememiz gerekiyormuş, adam diyor "Asasdasda" (burayı hala çözemedim) "so yukentopapkreditsforekon". Ekon ne, ekonomi mi, ne alaka? Aircon muş meğerse. Böyle böyle bişiler anlamak için sürekli milletin ağzına kulağımı eğip birkaç kere tekrar ettirmem gerekiyor, çoğu zaman sözü algılayabiliyorum ama kastedilen anlamı çıkarabilmem vakit alıyor. Kadın bana "have a seat" diyor ama t'yi öyle bir yutuyor ki önce bilinçsizce "nereden bulacam şimdi denizi" gibi anlamsız manalar dizinini karıştırırken buluyorum kendimi. )

Yurdun kuralları (yine yasaklar) her katta asılı, çektim:


Figür 1 - Yasaklar


Yurt karma fakat "Karşı cins odadaysa kapı açık kalmalı." ilginç bir kural. Ben milletin gıcıklığına kapıların ardından bayan sesi geliyor mu diye kulak kesilip geliyorsa gidip şikayet edeceğini sanmıyorum, ses gelmiyorsa zaten içeride kim var nasıl anlayacak? Ekstrem durumlar için yaratıcı bir kural olmuş :P

Ardından baktım odada durulmuyor, hiçbir şeyin şarjı olmayınca bir şey de yapılmıyor, gittim metro istasyonuna, biraz para bozdurdum, suşi yedim ve gördüğüm bi teknoloji mağazasına girdim converter almak için. Adam "aslında convertera gerek yok, alttaki iki boşluğa prizi taksan, üstteki boşluğa da anahtar soksan yeter." diye bir Singapurlu'dan çok bir Türk'ten beklenecek dahiyane bir çözümle karşıma geldi. Yine de risk almayayım, Amerika'ya filan gidersem yemez diye aldım converterı döndüm.

Ter içinde yurda döndüm. Şimdi bu ne alaka derseniz sadece havanın sıcaklığına dikkat çekmek istedim ehehe. Converterla ilgili bir sıkıntı çıktı, adamlar prizlere bir de anahtar koymuş, converterı tam olarak takınca elektrik gelmiyor, yarım yarım kapatıyoruz mecbur.

Yurdun buddy programına yazılmıştım, Glenis isimli bir kızı buddy'm tayin etmişlerdi. Akşam o ve arkadaşlarıyla yemek yedik.

Yemekhane hemen yurdun karşısında. Yemekhanede 4 çeşit yemek var: Çin, Batı, Hint ve Malez. Malez yemeği helal olarak geçiyor. Enteresan nokta, adamların çatal, bıçağı, bardağı ayrı, (helal bardak ilginç bir isim tamlaması hakkaten), bulaşıkları ayrı bir yere veriyorlar. Gayrimüslim bir çoğunluğun olmadığı ülkemizde bunlar enteresan konseptler. Burada gayet normal olması ve, tekrar edeyim, kültürel çeşitliliğin korunup hiçbir sıkıntı olmadan yaşatılabilmesi, hatta bunun devlet politikası olması (duyduğuma göre çok dillilik devlet politikasıymış, devlet her etnik unsuru ana dilini öğrenmeye teşvik ediyormuş. İçindeki etnik unsurların kurduğu ülkelerle (Çin, Hindistan, Malezya (Endonezya da sayılabilir dilleri benziyor.) bağı koparmamak için iyi bir adım. Özenilesi bir durum, fakat şu da var ki Singapur küçük, demir yumrukla yönetilen (yani bu tamlamayı kullanacak kadar kötü durumda değil ama idam ve kırbaç cezasının olduğu bir ülkeden bahsediyoruz sonuçta) ve küçük olmasından mütevellit demir yumrukla yönetilmesinin de mümkün ve kolay olduğu bir ülke. İmamın biri gelse "Gayrimüslimden ayrı çatal bıçak kullanmak yetmez, aynı yerde yemek bile yenmemeli." dese hükümet "Eeeh yeter lan." diyip o imama haddini bildirebilir gayet de. Ama bu "kültürel çeşitliliğin korunması özelliği"ni (amma da uzun terim oldu, kısaltıp küçekö falan mı desem?) sağlayan asıl unsur zihniyet. Çinliler ezici üstünlüğe sahip oldukları halde ezmiyor veya azınlıklar ayrılıkçı olmuyor, gerçi kıç kadar ülkenin nesini bölecekler. Halleri vakitleri de soydaşlarından iyidir muhtemelen. Neyse bu kadar siyaset yeter.

Endonezyalılar da çok tatlı insanlar. Türkiye böyle Singapur böyle Endonezya öyle muhabbeti oldu. Benim buddy'm Türkiye hakkında fazla bilgisi yokmuş, fakat kebabı biliyor hatta yapabilir misin falan dedi :d Sonradan gelenlerden biri sordu nerelisin diye, "Tahmin et" dedim direkt "Türkiye" dedi içimden okkalı bir oha çektim. Malum, "Yüz tanıma algoritması" diye bir şey var, bize tüm Asyalılar benzer gelirken onlara da tüm batılılar benzer geliyormuş, Slovakya'da bile yüzüme bakıp bıyıksız sakalsız yüzü görünce nereli olduğumu bulamayanlar varken kızın tek hamlede bulması enteresan geldi. Meğerse Türk dizisi hayranıymış. Kara Para Aşk hayranıymış, o dizide Miss Turkey oynuyor dedi. Tabii ben bunların hiçbirini bilmiyorum. Benim izlediğim tek Türk dizisi Diriliş Ertuğrul, onu da bol pdf okumalı sıkıcı ve basit derslere çalışırken biraz daha az sıkılmak için izliyorum. Bu dönem o kadar sıkıcıydı ki 20 bölüm bitirmişim eheh.
İsmim yine tecavüze uğradı ama kendim bile nasıl telaffuz edeceğime karar veremeyip farklı zamanlarda farklı tonla okuyorum ismimi, adamlar napsın.
Peki siz bir yerlere gitmek istiyor musunuz diye sordum (benim buddy 1.sınıf daha, muhtemelen öbürleri de öyleydi.) Endonezya Malezya taraflarını göstererek "burada sıkıştık galiba" diyip güldüler.

Ha bu arada hepimiz Malez yemeği yedik, merak eden varsa buyursun: (nfsw, aç bünyeler için tavsiye edilmez)
https://3.bp.blogspot.com/-AKj9Da4Hd0E/VpQYix8n-PI/AAAAAAAAAXI/Hp86iuYsLHs/s640/12510746_10207926782584384_572538155_o.jpg
Slovakya'da Pakistanlı bir arkadaşım vardı, daima muz ve sütle beslenirdi, bana derdi "Biz normal yiyoz sen çok yiyon." diye (hadisin oradan). Bu yemeği ben silip süpürüp bir de üzerine elma yerken hiçbiri bitiremedi.
Yemeği dağıtan aşçı Çinliydi ve sanırım İngilizce bilmiyordu bu yüzden arkadaşlar tavuk istediklerini belirtmek için "jirou" diyorlardı. Ben de dedim, fakat tonlamamı beğenmedi ki güldü pişkin pişkin. Lan çalışıp da geldik o kadar!?

Ha bu arada açık büfe salata, meyve suyu ve çikolatalı süt opsiyonları var yemekhanede. Ben bir arkadaşımın "Şekerli içecekler yılda 184 bin kişiyi öldürüyor." (kalp hastalığı, şeker ve kansere yol açıyorlarmış, merak edenler için: http://www.livescience.com/51385-sugary-drinks-global-deaths.html) başlıklı paylaşımı üzerine şekerli içecekler bırakmıştım (daha doğrusu çok nadir içiyordum.) fakat bu tepsideki kivi suyunu kivi aromalı su gibi hazırlamışlar, şeker tadı alamadım hiç. Pilav tuzsuz, bu olmamış.

Sonra ayrıldık. Bir şeylerin ücretini ödemek için fatura alıp fotokopi çekmem gerekti, (formaliteler hala bitmedi eh be). Yurtta yazıcı ve fotokopi makinası varmış. Onun da özel bir makinesi var. Makineden önce kart satın alıyorsun sonra karta para yüklüyorsun vs. Sadece usb ile çıktı alınıyormuş, sıra bekleyen elemanlardan birine sordum flaşbelleğini ödünç alabilir miyim diye, tamam ben seni takip edeyim beraber halledelim dedi. Odama kadar geldi. Bu arada nerelisin diye sordu yine tahmin et oyunu oynayayım dedim "İtalya mı?" falan dedi. Sonra odamdaki Türk bayrağını görünce "haa sen Türkiye'densin, ben de çok gitmek istiyordum  çok övdüler." falan dedi. "Gel gel ben seni gezdiririm." dedim. 

Ardından camı ve kapıyı açıp doğal klimayla biraz bilgisayarda takılıp yattım. Uzun zaman sonra atletle yatabilmek güzel.

Bu arada yazıyı okuyorlarsa her soruma sabırla cevap veren Erdem abiye, Meder kardeşime ve Ömert reise buradan selamlar.

Özet: 
- Converter önemli.
- Etnik çeşitlilik kültürel çeşitliliğe yansımış ve bu çeşitlilikler birbirine çatmadan korunuyor. (Bunu her yazıda tekrarlayacağım sanırım.)
- Ömert bir reistir.
- Şekerli içecekler zararlı.
- Pilavı tuzsuz yemeyin, gerçi pilav da zararlı.
- Her şey zararlı.
- Nothing is true, everything is permitted.
- Gerisi için yazının tamamını okuyun, yazdık o kadar.
- Ha bu arada yazmayı unutmuşum, hava çok sıcak.

Yorum Gönder