Avrupa'daki Staj Maceram VII - Slovakya'daki Hayatım

Genel olarak Slovakya ve Oradaki Hayatım

Çoğunu yazdım ama yazmadıklarım var, geri kalanları burada toparlayayım.

3 kişilik yurtta kaldım. Oda arkadaşlarımdan Pakistanlı olan sağlam yatardı, yatmaktan ara verip işe giderdi sonra dönüp yine yatardı. Arada Hindistanlıyla şehir merkezine giderdi. İyi kankaydılar, aralarında İngilizce konuşmazlardı. 

Amerikalı da güzel yatardı ama biz çağırınca dışarı çıkardı. Ettiği muhabbetleri ben pek anlayamazdım. Sonradan gördüm ki yalnız değilmişim, ay sonunda gelen Türk arkadaşlar da adamı anlamadıklarını yüzüne söylediler.

Gelmeden önce düzenli spor salonuna gidiyordum. Burada yurdun spor salonuna bir gittim. Amanın o neydi öyle. Bilkentten sonra orası çok leş geldi. Oturduğum bacak çalıştırma makinesinin demirleri dışarıda, bana girecek diye korktum resmen. Aletler taş devrinden kalma gibi. 3-4 gün sonra da kapanacakmış zaten. Bir daha gitmedim. 

Şöyle bir yerdi:

(Bu arada burada da mutfaktaki diyaloğun bir benzerini yaşadım. Dikkat çekmek için Galatasaray formasıyla gitmiştim. Çektim de. Elemanın biri geldi. Böyle Ron Weasley tipinde turuncu saçlı bir eleman. "Hey where did you get this from?" dedi formayı göstererek. "From store." dedim. "I like Galatasaray." falan dedi. Sonra dayanamadı ehehehe diye gülmeye başladı naber abi falan dedi. Biraz lafladık, sonra klasik olarak "hadi koçum kaldırırsın" gazlamalarını yaptık birbirimize. Eleman da Erasmusçuymuş, döndü memlekete 1 hafta sonra.

Bunun yerine Makedonyalıyla "Street workout" yapmaya başladım. Yani çubuklara tutunarak barfiks ve şınav çekiyoruz. Adamın hareketler hardcore'du, bir de akşam yemeği pişirmesi vs. derken kendime zaman ayıramadığım için bıraktım. Zaten şehir gezmelerinden ayaklarım şişik dönüyordum, yapmak iyice zorlaşıyordu. Egzersizi bırakmadan önce her egzersizden sonra Makedonyalıyla frizbi atışıyorduk. Adam frizbiyi çok beğenmişti (takımın diskini ödünçalmıştım eheh, köpek diski değildi yani). Ardından ona Ultimate Frisbee'yi de anlattım. Sonra civardan adam toplayıp oynamaya filan başladık. Ardından facebook grubu kurdum Ultimate Frisbee Zilina diye ve 21 kişi olduk. Bir kere 5'e 5 maç yaptık, daha doğrusu yapmışlar TopFest'e gittiğim için gelememiştim. Onun dışında genelde sağdan soldan topladığımız insanlarla 5-6 kişilik maçlarımız oldu ama bir grup arkadaş bize çok ısındı, birkaç gün onlarla takıldık. Frizbi iyi bir sosyalleşme aracı :d. Tabii üniversite kapandığı ve millet köyüne döndüğü için (köy olayında ciddiyim, IAESTE koordinatörümüz aslen köyde yaşıyordu, bizi evine davet etmişti, ama oradaki köy bizim buradaki Karadeniz ve Doğu Anadolu köyleri gibi değil tabii. Gerçi öyle köyler de olabilir bilemiyorum. Bursa'nın köylerine daha çok benziyor) Bolu büyüklüğündeki şehirde benim sosyalleşmem bu kadar oldu. 

Köyü çok çekmemişim ama şöyle bir yerdi:







Bahsettiğim Türk arkadaştan başka 4 Erasmusçu arkadaşla daha tanıştım. Akşam yemeklerini beraber yiyorduk. Bana bilgi verdiler. Slovakya'daki kale ve doğa etkinliklerine pek gitmemişler (e normal, aynısı Türkiye'de de var.) ama Avrupa'yı gezmişler. Mutlaka Barcelona ve Berlin'e gitmemi önerdiler. Paris'i pek beğenmemişler, Roma'yı ise tarihe ilgin yoksa boşver dediler. Malesef sadece civardaki şehirlere gitmeye zamanım olduğu için hiçbirine gidemedim. Artık bir dahaki sefere.

Onlar ay sonu gittiler. Bana da epey malzeme bıraktılar sağolsun. Sayelerinde mercimek çorbası, tarhana çorbası, tel şehriyeli pirinç pilavı gibi yemeklerde ustalaşıp şef oldum, hem de "Bakın size Türk yemekleri yaptım." diye Polonyalı kızlara hava attım ehehe.

Frizbide tanıştığım Slovaklarla mangala gidelim dedik. Yurttan 40-50 dakikalık mesafe yürüdük, epey uzun bir tepeyi çıktık. Böyle ağaçlarla kaplı bir yerde, üzerinde bir sürü yabani otun çıktığı sapsarı bir alanın yanında (demek istediğim şu: frizbi getirdim atışacak yer bulamadım) yer ateşi yakıp ağaçlardan kopardıkları dallara sosis ve marşmelov takıp pişirdiler. Başka yapacak bi şey yok. Mangal kültürü göl kenarında çamlıkta mangalda sucuk, köfte, balık pişirmek, top oynamak, hamakta yatmak ve göle girmek olan ben bu manzara karşısında biraz afalladım tabii. Böyle mangal mı olur len?

Benzerini bir kere de kalabalık bir IAESTE grubuyla yaptık. Nehir kenarına kamp kurduk, yine ateş yapıldı, eski çağdaki avcı-toplayıcılar gibi dal koparıp bıçakla temizleyip üzerlerine sosis taktılar. O değil de garip garip sosisler var, beyaz sosis var mesela içine ne katıyorlar bilmiyorum. Şuraya sucuk götürmediğime bin pişman oldum. Nehirde rafting güzel bir aktivite tavsiye ederim, arada botları karaya vurup ara verip şehre/kasabaya (ikisinin ayrımını yapmak zor :))) çıkıyorduk eğlenceliydi.
Yalnız bu aktivitede farkettiğim bir şey oldu o da şu ki adamlar misafirperverlikte bizim seviyemizde değil. (bizim seviyemiz abartı.) Mangala bizim koordinatörümüz gelmedi, tanımadığımız kişilerle gittik, mangal için alışveriş yaparken Slovak elemanlardan biri "We will eat the barbecue in the evening. You buy something to eat." dedi. Ben bu cümleden "Mangalı akşam yiyeceğiz siz o zamana kadar yiyecek bir şey alın." dediğini kastedim akşama kadar yiyecek bir şeyler aldım. Sonuç: ertesi gün sabah ve öğle yiyecek bir şey yok, aynı şey öbür gün için de geçerli. Millet kahvaltı yaparken kimse "Yav ne yiyor ne içiyor bunlar mal mal ayakta duruyor masadan ekmek aşırıp yiyor." falan demedi. Enteresan.

Bu rafting olayında bir yerde mola vermiştik (evet kayıkları kıyıya vurup yukarı çıkıp mola verdik.) Orası tam olarak nası bir yerdi bilmiyorum da herhalde işlek bir yerdi ki Macar gulaşı (bir tür çorba) satan bir amca, karşısında da pide yapan (bildiğin Ramazan pidesi) bir dede ile nine vardı. Kafkas ekmeği diyorlardı. Sonradan öğrendim ki Çeçenmişler. (Ben öğrenemedim tabii, arkadaşlara sordurdum.)


Böyle basket sahası gibi bir yer vardı yüksekçe, tünedik oraya topluca. Ben varım Hindistanlı var Amerikalı var başka şehirden gelen Brezilyalı, Rum, Hong Konglu falan var. Sonra Macar abi geldi resmimizi çekti. Bir arkadaş aracılığıyla dedi ki bu saha dediğimiz yer aslında oğlu için yaptıracağı evin temeliymiş. Böyle tüm dünyadan insanlar gelip üzerine oturunca şaşırmış, uğur getirir umarım" falan dedi. Şimdi düşünüyorum ki enteresan gerçekten, düşünsenize küçük bir şehirdesiniz kazanda çorba sattığınız alelade bir yere tüm dünyadan insanlar akın ediyor. Enteresan :)

İngilizce konusuna gelirsek, yetişkinler pek İngilizce bilmiyor, "İngilizce biliyor musunuz?" sorusuna genelde alacağınız yanıt "Little bit" olur. Üniversite öğrencileri biliyor fakat bilmeyenleri de var malesef. Adam IAESTE kulübünde çalışıyor, kulübün olayı stajer getirip onlara yardımcı olmak, adamın İngilizcesi simple present tense düzeyde ahahaha. Bir keresinde çocukları ellerinden tutmuş gezdiren bir 30 yaşlarında bir kadına adres sorayım dedim. Kadın tek kelime İngilizce bilmiyor. Gülerek çocuklarına bakıyor ve tahminimce "konuşsanıza len okulda o kadar öğretiyorlar size." diyor. Çocuklar da (sanırsam) utanıyor bir şey diyemiyorum. Kadın da mecbur el kol hareketleriyle Slovakça anlatıyor adresi. Ben de kafa sallayıp uh huh diyorum.

Topfeste gittim. Slovakya'nın en büyük festivaliymiş. Fakat beni görünce ilk defa turist görmüş gibi davrananlar oldu. Bu ayrımı yapmamın sebebi şu: Prag'da, Viyana'da filan birine gidip direkt İngilizce konuşursanız hemen İngilizce cevap alırsınız fakat Topfestte bir satıcıdan İngilizce bir şey isterseniz adam önce bir duraksar, yüz ifadesi değişir, beyni İngilizce moda geçer (veya geçemez öyle kalır), sonra cevaplar. (Aslında tüm bunlar iyi şeyler, turist olmadığı için turist avına çıkan çakallar yok (Prag ve Budapeşte'de dolu var). Şehirler küçük, göçmen yok dolayısıyla suç da yok. Kaç kere o tren garından gecenin bir saati yurda yürüdük bir saat, karşımıza bir kişi çıkmadı. Çıksaydı da en fazla sarhoş sarhoş evin yolunu arayan biri olurdu herhalde. (Cuma olsaydı çıkardı, biz pazar dönüyorduk şehirlerden.) Bir kere milli maç dönüşüne kalmıştık, o gün bile şehir sakin sayılırdı (maç şehirdeydi.)

Topfestte fazla fotoğraf çekmedim, telefonumun kamerası iyi değildi, çantama göz kulak olamam diye yanıma hiçbir şey almamıştım dolaysıyla tabletimi de almadım. Death metal ağırlıklı gruplar vardı. İsminin sonradan "Pogo" olduğunu öğrendiğim bir dans yapıp duruyordu millet ortada, ortaya geçip çember çizerek koşmazsan birileri itliyordu, ben de bunlar hala halayı keşfetmedi herhalde diye şaka yapıyordum falan. Sonra bir kız beni öyle itti ki sinirlenip tüm dans boyunca onu takip edip itmeye başladım. Boyuna ittim, hıncımı aldım!1!! Neymiş, pogo insandaki vahşiliği sembolize, yok canım!!!!

Bi ara sahneye girdi millet:



İngilizce meselesine geri dönersek: yurttaki görevli teyzeler de İngilizce bilmiyordu. Okey bile diyemiyorlardı. Tek yaptıları -sanki anlayacakmışım gibi- Slovakça bağırıp çağırarak bir şeyler anlatmaktı. Bağırıp çağırmak sıfır. Nedense sürekli sinirliydiler özellikle bana karşı. Bir teyze vardı ki biz ona "crazy lady" derdik, bir gün kapıyı açık tutmak için kapının önüne koyduğumuz, ne olduğunu bilmediğimiz dikdörtgen nesneyi görüp bağırıp çağırmıştı, biz de niye bağırıyor anlayamamıştık. Koordinatör konuştu derdini anlamak için, sonra bize kadının ailevi sorunları olduğunu, gereksiz yere kızdığını ve bizden özür dilediğini söyledi.

Sonra aynı kadın bir gün mutfakta bulaşıkların temizlenmeden lavaboda bırakıldığını ve ocağın kirli olduğunu görünce sabah sabah sanki yurt yanmış gibi çığlık attı. Sonra olaydan haberi olsun olmasın bütün yurttakilere "Temizlesenize ulan mutfağı!!11!! Temizlemezseniz ceza veririz!1!!" anlamına geldiğini tahmin ettiğim uzun serzenişlerde bulundu.

Anahtarı kaybettim, anahtarın üzerinde numara basılı olduğundan kopyalamaya izin vermiyorlardı ve koordinatör 15-30-60 euroluk cezalardan bahsediyordu. (adam da bilmiyor) Bi 10 gün anahtar aradım bu olay yüzünden, şehir küçücük elbet bir yerden çıkar diye yere bakarak gezdim birkaç kere. Çıkmadı. Mecburen koordinatörle beraber bağıran karıya durumu anlatmaya gittik ki eğlenceliyi görmek için Türk arkadaşlar da bize eşlik etti sağolsun. Sonradan öğrendik ki meğerse bunlar anahtarı çoktan bulmuşlar da "kim kaybetti bilmedikleri için" (anahtarın üzerinde numara yazıyor ve o numaralı oda da sadece 2 kişi kalıyor, çok zor bir tahmin olmalı) anahtar dolabına atıvermişler. O stresli 10 günden sonra bunu duyunca nasıl hissettiğimi tahmin edemezsiniz. Gülse miydim ağlasa mıydım?

Buna karşılık Bilkent yurdunda kahveyi taşırınca "Abla çok özür dilerim ya, şu lavabonun oradaki bezle silsem olur mu?" lafıma karşılık "Önemi yok bir tanem ben silerim." cevabı alıyorum. Anahtarı kaybetsem lafını etmeden yedek anahtar verirler yedek anahtar kalmadıysa gider 2-3 kuruşa çektiririm zaten. Mutfağı nezaketen temiz tutmaya özen göster herkes, temiz olmadığı birkaç durumda da kimse kimseye çemkirmez (ha tabii her gün pis pis bıraksa millet illa uyarı gelir, ama bu durum yaşanmıyor bizim yurtta.) Keza mutfağı da birkaç kişi aynı anda kullanabilir ve mutfak kilitli olmaz, sürekli anahtar istememiz gerekmez kimseden Slovakya'daki gibi. Yurt görevlisi abiler de oldukça kibar ve samimi insanlar. Bize bağırmaz, yabancılara asla bağırmaz. Bu ablaların derdi neydi bilmem.

Slovakya'da deniz olmadığı için tatil anlayışı "Hiking" olmuş. Millet tatilde dağa çıkıyor. Bizim koordinatör dağa çıkmaya ta Marakeş'e (Fas) gitmiş. Beraber çalıştığımız doktora öğrencilerinden biri tatile Gürcistan'a dağa çıkmaya gitmiş. Ben şaşırıyorum bunları duyunca. Git Bodrum'a sıcak havada soğuk suya gir serinle diye fırça atası geliyor insanın :D
Bir ara parkta frizbi atarken daha önce frizbi oynadığım elemanı gördüm, sırtında zebellah gibi bir çanta, dedim gel frizbi oynayak, dedi ki haftasonu boyunca dağdaydık çok yorgunum. Ya sabır. Kısacası Into The Wild izleyen Slovakya'ya gelsin.

Bu arada Erasmusçular için söyleyeyim: Slovakya epey ucuz, fiyatlar ya Türkiye'yle ya aynı ya da daha ucuz. (Gerçi şimdi kur çıktığı için pahalı diyebiliriz ben gittiğimde euro 2.9 idi) Dana eti 6-7 euroydu bizim yeni gelen Türk arkadaşlar paso et yiyordu. Tek sıkıntı sebze yemeği diye bir şey yok. Patlıcan hiç görmedim, kabak gördüğümü de hatırlamıyorum. Fasulye de yok. Bir restorana gidip sebze yemeği arasanız en fazla patates ve lahana bulabilirsiniz. Dolayısıyla en ideali kendi yemeğinizi yapmak.

Ayrıca Slovakya'da trenler öğrencilere beleştir, bol bol gezebilirsiniz. Komik paralara çevre ülkelere gidebilirsiniz. Örneğin Krakow'a gidecek arkadaşlar oraya doğrudan bağlantı olmadığından önce Slovakya'nın en doğusuna gidip oradan Polonya sınırını geçip sonra Slovakya'dan da ucuz olan Polonya'da bir otobüse atlayıp öyle gidiyorlarmış Krakow'a. Gerçi bununla uğraşana kadar birinin arabasıyla gitmek daha mantıklı, Zilina'dan koordinatör arkadaşın arabasıyla Krakow'a 3-4 saatte gittik.

Ulaşımdan söz açılmışken öbür şehirleri de yazayım:
Zilina: Troleybüs öğrenciye 35-45 cent.
Prag: 5 saat sürdü regiojetle. 11 euroydu gidiş.
Viyana: Önce 2.5 saatte Bratislava'ya gittik, sonra orada yarım saat bekleyip 1 saatte Viyana'ya gittik. Duyduğuma göre otobüs çok daha hesaplıymış ve tren biletini gidiş dönüş olarak alsaydık iyiydi ama napalım bilemedik. Gidiş 18 euro filan tuttu sanırım dönüş de 22 gibi bir şey.
Bratislava: Regiojetle 3-4 euro filan Bratislava'ya gitmek. Ama bileti erken almak lazım. Regiojet bulamazsanız gitmek 9 euro ki bu çok kazık.
Budapeşte: Bratislava'dan beri otobüsle 7.5 euroya 3 saatte gidiliyor.
Krakow: Doğrudan ulaşım olmadığı için 40 euro gibi hayvani bir miktara gidersiniz ki gereksiz. Araba bulun.

Alışverişe gelirsek, ben oradayken euro 2.9'du ve bu kurla gıda fiyatları Türkiye'yle, daha doğrusu Bilkent Realle aynı gibiydi. Türkiye'ye göre aşırı pahalı bir şey yoktu aklıma gelen. Kovalık yoğurt yoktu bi, yoğurtlar bardakta 500 gram olarak satılıyordu. Yoğurt bi değişikti, ekşi değildi, tadı krema gibiydi. Benim gibi bi yoğurt sever için puding kıvamında yoğurt müthiş bir şeydi tabii, sürekli alışverişe gidip çantaya yoğurtları tıkıp dönüyordum. Ha bu arada poşetler ücretliydi o yüzden çantaya tıkıyordum. Dananın kilosu 6-7 euroydu o yüzden Türk arkadaşlar paso et yiyordu. (Ben pişirmeyi bilmediğimden ve açıkçası uğraşmak istemediğimden yemedim, makarna/pilav + dondurulmuş balık yedim genelde akşamları, onlar da güzeldi.) Su fiyatları bi garipti. 20 cente 2.5 litrelik üzümlü gazlı su vardı (çamlıca-frutti arası bişi) ama 60 cente 300 mllik su da vardı, nası iş anlamadım. Onun dışında enteresan bir nokta şu ki her ufak süpermarkette (örneğin mahallenizin A101'i, Bim'i) büyükçe bir et reyonu, içki reyonu ve pasta-börek reyonu var. İnsanlar da çok pasta-börek yiyen tiplere benzemiyor, bildiğim kadarıyla gün de yapmıyorlar, nereden geliyor bu pasta-böreğe talep bilmiyorum. Belki evde yapmaya üşeniyorlardır.

Yemeklerden çok mu bahsettim abarttım mı bilmiyorum ama benim gibi yemek seçen ve iyi beslenmeyince mutsuz olan biri için yemek kültürü et-peynir-patatesten ibaret olan ülkede beslenmek bir hayli zordu. Adamların iki tane geleneksel yemeği var, biri bryndzove halusky diye hamur yerine patatesten yapılmış ve yoğurt yerine peynirle karıştırmış mantımsı bir yemek, öbürü de lahana kızartması. Bizde ise yemek çeşitleri şehirden şehre farklılık gösterebiliyor. Gerçi bu kadar yerdim Slovakya'yı hatta dalga geçtim ama gayet de yaşanılası bir ülke. Eurotripde gözüktüğü kadar kötü değil kesinlikle. Tabii bir de kışın görmek lazım :))

Benim en çok dikkatimi çeken (ve memnun eden) durum yerel halkla iletişimin ne kadar kolay olduğuydu. Yurt amirleri teyzeler hariç herkes çok iyi kalpli ve yardımseverdi. Konuşurken sanki kendi milletimden biriyle konuşurken gibi rahattım yani hatta bazen daha da rahattım. En basit örnek tabii parkta uçan kuşu bile frizbi oynamaya davet edebilmem ve başarı yüzdemin hayli yüksek olması. Belki turist olmamdan kaynaklıdır bilemiyorum. Aynı şekilde Polonyalı insanları da oldukça sıcak buldum. Benim gelmemden 3 hafta sonra filan etraf Polonyalı dolmuştu, meğer onların da stajı varmış. 8 Polonyalı falan vardı sanırım. Gerçi erkenden ayrıldılar, ben gitmeden çoğu gitmişti. Aralarında hala iletişimde olduğum var, pek güzel olanlarından bir tanesi bana Lublinden kartpostal gönderdi hatta :)

Alakasız ama yolda da böyle bir ağaç gövdesiyle karşılaşmıştım, paylaşayım dedim:



Bu fotoğraf national geographic fotoğraf yarışmasına "Heart shaped tree" diye gönderdim ama beğenmediler sanırım :(

Yorum Gönder