2016'ya girerken..

Selamlar herkese,

Biraz rötarlarla olsa da hala soruları cevaplıyorum. Maili tekrar yazayım: dolkrutos@gmail.com
Çok genel soruları veya medyumluk getiren soruları sevmiyorum. :) Mezun olalı 2.5 sene oldu onu da hatırlatayım :3
Bilkent veya bilgisayar mühendisliği veya IAESTE stajı veya exchange prosedürleri hakkında sorularınızı sorabilirsiniz.
Bir rehber öğretmen blogumu takip ettiğini söyledi, çok mutlu oldum. :)

Slovakya'da staj yaptım yazıları bu haftasonu yayınlayacağım dememin üzerinden sanırsam 2 ay geçti. Yuh bana. Yazıların yarısını hazırlamıştım fakat geri kalan yazılar hep gezi yazılarıydı ve yazmaya üşendim. Şu an final haftası ve hala yazmaya üşeniyorum. Dolayısıyla yazdığım kadarını yayınlayacağım şimdi. Ben YGS yazılarının hepsini yazıp toptan yayınlamıştım, 40 tane felan yayınlamıştım herhalde. Fakat bu yazın oldu. Staj ve gezi yazılarını dönem içinde yazmam zor oldu. 7 ders almıştım pestilim çıktı.

8 Ocak gecesi Singapur'a uçuyorum ve 3 gün sonra okulum başlıyor (tatil de yapamadık). Sanırım üşengeçliği üzerimden atmak için bu sefer günlük kısa yazılar yazacağım.

Herkese yeni yılda sağlık ve mutluluklar dilerim. (Bağlayamadım ama evet.)


Avrupa'daki Staj Maceram




Yazı dizim aşağıda; fakat gezi yazılarını henüz tamamlayamadım. 








8- Trencin Gezisi

8- Viyana Gezisi

9- Krakow Gezisi

10- Bratislava Gezisi

11- Budapeşte Gezisi

12- Kapanış ve İstiklal Marşı

Bonus: Bolu ve Linux Yaz Kampı

Avrupa'daki Staj Maceram VII - Slovakya'daki Hayatım

Genel olarak Slovakya ve Oradaki Hayatım

Çoğunu yazdım ama yazmadıklarım var, geri kalanları burada toparlayayım.

3 kişilik yurtta kaldım. Oda arkadaşlarımdan Pakistanlı olan sağlam yatardı, yatmaktan ara verip işe giderdi sonra dönüp yine yatardı. Arada Hindistanlıyla şehir merkezine giderdi. İyi kankaydılar, aralarında İngilizce konuşmazlardı. 

Amerikalı da güzel yatardı ama biz çağırınca dışarı çıkardı. Ettiği muhabbetleri ben pek anlayamazdım. Sonradan gördüm ki yalnız değilmişim, ay sonunda gelen Türk arkadaşlar da adamı anlamadıklarını yüzüne söylediler.

Gelmeden önce düzenli spor salonuna gidiyordum. Burada yurdun spor salonuna bir gittim. Amanın o neydi öyle. Bilkentten sonra orası çok leş geldi. Oturduğum bacak çalıştırma makinesinin demirleri dışarıda, bana girecek diye korktum resmen. Aletler taş devrinden kalma gibi. 3-4 gün sonra da kapanacakmış zaten. Bir daha gitmedim. 

Şöyle bir yerdi:

(Bu arada burada da mutfaktaki diyaloğun bir benzerini yaşadım. Dikkat çekmek için Galatasaray formasıyla gitmiştim. Çektim de. Elemanın biri geldi. Böyle Ron Weasley tipinde turuncu saçlı bir eleman. "Hey where did you get this from?" dedi formayı göstererek. "From store." dedim. "I like Galatasaray." falan dedi. Sonra dayanamadı ehehehe diye gülmeye başladı naber abi falan dedi. Biraz lafladık, sonra klasik olarak "hadi koçum kaldırırsın" gazlamalarını yaptık birbirimize. Eleman da Erasmusçuymuş, döndü memlekete 1 hafta sonra.

Bunun yerine Makedonyalıyla "Street workout" yapmaya başladım. Yani çubuklara tutunarak barfiks ve şınav çekiyoruz. Adamın hareketler hardcore'du, bir de akşam yemeği pişirmesi vs. derken kendime zaman ayıramadığım için bıraktım. Zaten şehir gezmelerinden ayaklarım şişik dönüyordum, yapmak iyice zorlaşıyordu. Egzersizi bırakmadan önce her egzersizden sonra Makedonyalıyla frizbi atışıyorduk. Adam frizbiyi çok beğenmişti (takımın diskini ödünçalmıştım eheh, köpek diski değildi yani). Ardından ona Ultimate Frisbee'yi de anlattım. Sonra civardan adam toplayıp oynamaya filan başladık. Ardından facebook grubu kurdum Ultimate Frisbee Zilina diye ve 21 kişi olduk. Bir kere 5'e 5 maç yaptık, daha doğrusu yapmışlar TopFest'e gittiğim için gelememiştim. Onun dışında genelde sağdan soldan topladığımız insanlarla 5-6 kişilik maçlarımız oldu ama bir grup arkadaş bize çok ısındı, birkaç gün onlarla takıldık. Frizbi iyi bir sosyalleşme aracı :d. Tabii üniversite kapandığı ve millet köyüne döndüğü için (köy olayında ciddiyim, IAESTE koordinatörümüz aslen köyde yaşıyordu, bizi evine davet etmişti, ama oradaki köy bizim buradaki Karadeniz ve Doğu Anadolu köyleri gibi değil tabii. Gerçi öyle köyler de olabilir bilemiyorum. Bursa'nın köylerine daha çok benziyor) Bolu büyüklüğündeki şehirde benim sosyalleşmem bu kadar oldu. 

Köyü çok çekmemişim ama şöyle bir yerdi:







Bahsettiğim Türk arkadaştan başka 4 Erasmusçu arkadaşla daha tanıştım. Akşam yemeklerini beraber yiyorduk. Bana bilgi verdiler. Slovakya'daki kale ve doğa etkinliklerine pek gitmemişler (e normal, aynısı Türkiye'de de var.) ama Avrupa'yı gezmişler. Mutlaka Barcelona ve Berlin'e gitmemi önerdiler. Paris'i pek beğenmemişler, Roma'yı ise tarihe ilgin yoksa boşver dediler. Malesef sadece civardaki şehirlere gitmeye zamanım olduğu için hiçbirine gidemedim. Artık bir dahaki sefere.

Onlar ay sonu gittiler. Bana da epey malzeme bıraktılar sağolsun. Sayelerinde mercimek çorbası, tarhana çorbası, tel şehriyeli pirinç pilavı gibi yemeklerde ustalaşıp şef oldum, hem de "Bakın size Türk yemekleri yaptım." diye Polonyalı kızlara hava attım ehehe.

Frizbide tanıştığım Slovaklarla mangala gidelim dedik. Yurttan 40-50 dakikalık mesafe yürüdük, epey uzun bir tepeyi çıktık. Böyle ağaçlarla kaplı bir yerde, üzerinde bir sürü yabani otun çıktığı sapsarı bir alanın yanında (demek istediğim şu: frizbi getirdim atışacak yer bulamadım) yer ateşi yakıp ağaçlardan kopardıkları dallara sosis ve marşmelov takıp pişirdiler. Başka yapacak bi şey yok. Mangal kültürü göl kenarında çamlıkta mangalda sucuk, köfte, balık pişirmek, top oynamak, hamakta yatmak ve göle girmek olan ben bu manzara karşısında biraz afalladım tabii. Böyle mangal mı olur len?

Benzerini bir kere de kalabalık bir IAESTE grubuyla yaptık. Nehir kenarına kamp kurduk, yine ateş yapıldı, eski çağdaki avcı-toplayıcılar gibi dal koparıp bıçakla temizleyip üzerlerine sosis taktılar. O değil de garip garip sosisler var, beyaz sosis var mesela içine ne katıyorlar bilmiyorum. Şuraya sucuk götürmediğime bin pişman oldum. Nehirde rafting güzel bir aktivite tavsiye ederim, arada botları karaya vurup ara verip şehre/kasabaya (ikisinin ayrımını yapmak zor :))) çıkıyorduk eğlenceliydi.
Yalnız bu aktivitede farkettiğim bir şey oldu o da şu ki adamlar misafirperverlikte bizim seviyemizde değil. (bizim seviyemiz abartı.) Mangala bizim koordinatörümüz gelmedi, tanımadığımız kişilerle gittik, mangal için alışveriş yaparken Slovak elemanlardan biri "We will eat the barbecue in the evening. You buy something to eat." dedi. Ben bu cümleden "Mangalı akşam yiyeceğiz siz o zamana kadar yiyecek bir şey alın." dediğini kastedim akşama kadar yiyecek bir şeyler aldım. Sonuç: ertesi gün sabah ve öğle yiyecek bir şey yok, aynı şey öbür gün için de geçerli. Millet kahvaltı yaparken kimse "Yav ne yiyor ne içiyor bunlar mal mal ayakta duruyor masadan ekmek aşırıp yiyor." falan demedi. Enteresan.

Bu rafting olayında bir yerde mola vermiştik (evet kayıkları kıyıya vurup yukarı çıkıp mola verdik.) Orası tam olarak nası bir yerdi bilmiyorum da herhalde işlek bir yerdi ki Macar gulaşı (bir tür çorba) satan bir amca, karşısında da pide yapan (bildiğin Ramazan pidesi) bir dede ile nine vardı. Kafkas ekmeği diyorlardı. Sonradan öğrendim ki Çeçenmişler. (Ben öğrenemedim tabii, arkadaşlara sordurdum.)


Böyle basket sahası gibi bir yer vardı yüksekçe, tünedik oraya topluca. Ben varım Hindistanlı var Amerikalı var başka şehirden gelen Brezilyalı, Rum, Hong Konglu falan var. Sonra Macar abi geldi resmimizi çekti. Bir arkadaş aracılığıyla dedi ki bu saha dediğimiz yer aslında oğlu için yaptıracağı evin temeliymiş. Böyle tüm dünyadan insanlar gelip üzerine oturunca şaşırmış, uğur getirir umarım" falan dedi. Şimdi düşünüyorum ki enteresan gerçekten, düşünsenize küçük bir şehirdesiniz kazanda çorba sattığınız alelade bir yere tüm dünyadan insanlar akın ediyor. Enteresan :)

İngilizce konusuna gelirsek, yetişkinler pek İngilizce bilmiyor, "İngilizce biliyor musunuz?" sorusuna genelde alacağınız yanıt "Little bit" olur. Üniversite öğrencileri biliyor fakat bilmeyenleri de var malesef. Adam IAESTE kulübünde çalışıyor, kulübün olayı stajer getirip onlara yardımcı olmak, adamın İngilizcesi simple present tense düzeyde ahahaha. Bir keresinde çocukları ellerinden tutmuş gezdiren bir 30 yaşlarında bir kadına adres sorayım dedim. Kadın tek kelime İngilizce bilmiyor. Gülerek çocuklarına bakıyor ve tahminimce "konuşsanıza len okulda o kadar öğretiyorlar size." diyor. Çocuklar da (sanırsam) utanıyor bir şey diyemiyorum. Kadın da mecbur el kol hareketleriyle Slovakça anlatıyor adresi. Ben de kafa sallayıp uh huh diyorum.

Topfeste gittim. Slovakya'nın en büyük festivaliymiş. Fakat beni görünce ilk defa turist görmüş gibi davrananlar oldu. Bu ayrımı yapmamın sebebi şu: Prag'da, Viyana'da filan birine gidip direkt İngilizce konuşursanız hemen İngilizce cevap alırsınız fakat Topfestte bir satıcıdan İngilizce bir şey isterseniz adam önce bir duraksar, yüz ifadesi değişir, beyni İngilizce moda geçer (veya geçemez öyle kalır), sonra cevaplar. (Aslında tüm bunlar iyi şeyler, turist olmadığı için turist avına çıkan çakallar yok (Prag ve Budapeşte'de dolu var). Şehirler küçük, göçmen yok dolayısıyla suç da yok. Kaç kere o tren garından gecenin bir saati yurda yürüdük bir saat, karşımıza bir kişi çıkmadı. Çıksaydı da en fazla sarhoş sarhoş evin yolunu arayan biri olurdu herhalde. (Cuma olsaydı çıkardı, biz pazar dönüyorduk şehirlerden.) Bir kere milli maç dönüşüne kalmıştık, o gün bile şehir sakin sayılırdı (maç şehirdeydi.)

Topfestte fazla fotoğraf çekmedim, telefonumun kamerası iyi değildi, çantama göz kulak olamam diye yanıma hiçbir şey almamıştım dolaysıyla tabletimi de almadım. Death metal ağırlıklı gruplar vardı. İsminin sonradan "Pogo" olduğunu öğrendiğim bir dans yapıp duruyordu millet ortada, ortaya geçip çember çizerek koşmazsan birileri itliyordu, ben de bunlar hala halayı keşfetmedi herhalde diye şaka yapıyordum falan. Sonra bir kız beni öyle itti ki sinirlenip tüm dans boyunca onu takip edip itmeye başladım. Boyuna ittim, hıncımı aldım!1!! Neymiş, pogo insandaki vahşiliği sembolize, yok canım!!!!

Bi ara sahneye girdi millet:



İngilizce meselesine geri dönersek: yurttaki görevli teyzeler de İngilizce bilmiyordu. Okey bile diyemiyorlardı. Tek yaptıları -sanki anlayacakmışım gibi- Slovakça bağırıp çağırarak bir şeyler anlatmaktı. Bağırıp çağırmak sıfır. Nedense sürekli sinirliydiler özellikle bana karşı. Bir teyze vardı ki biz ona "crazy lady" derdik, bir gün kapıyı açık tutmak için kapının önüne koyduğumuz, ne olduğunu bilmediğimiz dikdörtgen nesneyi görüp bağırıp çağırmıştı, biz de niye bağırıyor anlayamamıştık. Koordinatör konuştu derdini anlamak için, sonra bize kadının ailevi sorunları olduğunu, gereksiz yere kızdığını ve bizden özür dilediğini söyledi.

Sonra aynı kadın bir gün mutfakta bulaşıkların temizlenmeden lavaboda bırakıldığını ve ocağın kirli olduğunu görünce sabah sabah sanki yurt yanmış gibi çığlık attı. Sonra olaydan haberi olsun olmasın bütün yurttakilere "Temizlesenize ulan mutfağı!!11!! Temizlemezseniz ceza veririz!1!!" anlamına geldiğini tahmin ettiğim uzun serzenişlerde bulundu.

Anahtarı kaybettim, anahtarın üzerinde numara basılı olduğundan kopyalamaya izin vermiyorlardı ve koordinatör 15-30-60 euroluk cezalardan bahsediyordu. (adam da bilmiyor) Bi 10 gün anahtar aradım bu olay yüzünden, şehir küçücük elbet bir yerden çıkar diye yere bakarak gezdim birkaç kere. Çıkmadı. Mecburen koordinatörle beraber bağıran karıya durumu anlatmaya gittik ki eğlenceliyi görmek için Türk arkadaşlar da bize eşlik etti sağolsun. Sonradan öğrendik ki meğerse bunlar anahtarı çoktan bulmuşlar da "kim kaybetti bilmedikleri için" (anahtarın üzerinde numara yazıyor ve o numaralı oda da sadece 2 kişi kalıyor, çok zor bir tahmin olmalı) anahtar dolabına atıvermişler. O stresli 10 günden sonra bunu duyunca nasıl hissettiğimi tahmin edemezsiniz. Gülse miydim ağlasa mıydım?

Buna karşılık Bilkent yurdunda kahveyi taşırınca "Abla çok özür dilerim ya, şu lavabonun oradaki bezle silsem olur mu?" lafıma karşılık "Önemi yok bir tanem ben silerim." cevabı alıyorum. Anahtarı kaybetsem lafını etmeden yedek anahtar verirler yedek anahtar kalmadıysa gider 2-3 kuruşa çektiririm zaten. Mutfağı nezaketen temiz tutmaya özen göster herkes, temiz olmadığı birkaç durumda da kimse kimseye çemkirmez (ha tabii her gün pis pis bıraksa millet illa uyarı gelir, ama bu durum yaşanmıyor bizim yurtta.) Keza mutfağı da birkaç kişi aynı anda kullanabilir ve mutfak kilitli olmaz, sürekli anahtar istememiz gerekmez kimseden Slovakya'daki gibi. Yurt görevlisi abiler de oldukça kibar ve samimi insanlar. Bize bağırmaz, yabancılara asla bağırmaz. Bu ablaların derdi neydi bilmem.

Slovakya'da deniz olmadığı için tatil anlayışı "Hiking" olmuş. Millet tatilde dağa çıkıyor. Bizim koordinatör dağa çıkmaya ta Marakeş'e (Fas) gitmiş. Beraber çalıştığımız doktora öğrencilerinden biri tatile Gürcistan'a dağa çıkmaya gitmiş. Ben şaşırıyorum bunları duyunca. Git Bodrum'a sıcak havada soğuk suya gir serinle diye fırça atası geliyor insanın :D
Bir ara parkta frizbi atarken daha önce frizbi oynadığım elemanı gördüm, sırtında zebellah gibi bir çanta, dedim gel frizbi oynayak, dedi ki haftasonu boyunca dağdaydık çok yorgunum. Ya sabır. Kısacası Into The Wild izleyen Slovakya'ya gelsin.

Bu arada Erasmusçular için söyleyeyim: Slovakya epey ucuz, fiyatlar ya Türkiye'yle ya aynı ya da daha ucuz. (Gerçi şimdi kur çıktığı için pahalı diyebiliriz ben gittiğimde euro 2.9 idi) Dana eti 6-7 euroydu bizim yeni gelen Türk arkadaşlar paso et yiyordu. Tek sıkıntı sebze yemeği diye bir şey yok. Patlıcan hiç görmedim, kabak gördüğümü de hatırlamıyorum. Fasulye de yok. Bir restorana gidip sebze yemeği arasanız en fazla patates ve lahana bulabilirsiniz. Dolayısıyla en ideali kendi yemeğinizi yapmak.

Ayrıca Slovakya'da trenler öğrencilere beleştir, bol bol gezebilirsiniz. Komik paralara çevre ülkelere gidebilirsiniz. Örneğin Krakow'a gidecek arkadaşlar oraya doğrudan bağlantı olmadığından önce Slovakya'nın en doğusuna gidip oradan Polonya sınırını geçip sonra Slovakya'dan da ucuz olan Polonya'da bir otobüse atlayıp öyle gidiyorlarmış Krakow'a. Gerçi bununla uğraşana kadar birinin arabasıyla gitmek daha mantıklı, Zilina'dan koordinatör arkadaşın arabasıyla Krakow'a 3-4 saatte gittik.

Ulaşımdan söz açılmışken öbür şehirleri de yazayım:
Zilina: Troleybüs öğrenciye 35-45 cent.
Prag: 5 saat sürdü regiojetle. 11 euroydu gidiş.
Viyana: Önce 2.5 saatte Bratislava'ya gittik, sonra orada yarım saat bekleyip 1 saatte Viyana'ya gittik. Duyduğuma göre otobüs çok daha hesaplıymış ve tren biletini gidiş dönüş olarak alsaydık iyiydi ama napalım bilemedik. Gidiş 18 euro filan tuttu sanırım dönüş de 22 gibi bir şey.
Bratislava: Regiojetle 3-4 euro filan Bratislava'ya gitmek. Ama bileti erken almak lazım. Regiojet bulamazsanız gitmek 9 euro ki bu çok kazık.
Budapeşte: Bratislava'dan beri otobüsle 7.5 euroya 3 saatte gidiliyor.
Krakow: Doğrudan ulaşım olmadığı için 40 euro gibi hayvani bir miktara gidersiniz ki gereksiz. Araba bulun.

Alışverişe gelirsek, ben oradayken euro 2.9'du ve bu kurla gıda fiyatları Türkiye'yle, daha doğrusu Bilkent Realle aynı gibiydi. Türkiye'ye göre aşırı pahalı bir şey yoktu aklıma gelen. Kovalık yoğurt yoktu bi, yoğurtlar bardakta 500 gram olarak satılıyordu. Yoğurt bi değişikti, ekşi değildi, tadı krema gibiydi. Benim gibi bi yoğurt sever için puding kıvamında yoğurt müthiş bir şeydi tabii, sürekli alışverişe gidip çantaya yoğurtları tıkıp dönüyordum. Ha bu arada poşetler ücretliydi o yüzden çantaya tıkıyordum. Dananın kilosu 6-7 euroydu o yüzden Türk arkadaşlar paso et yiyordu. (Ben pişirmeyi bilmediğimden ve açıkçası uğraşmak istemediğimden yemedim, makarna/pilav + dondurulmuş balık yedim genelde akşamları, onlar da güzeldi.) Su fiyatları bi garipti. 20 cente 2.5 litrelik üzümlü gazlı su vardı (çamlıca-frutti arası bişi) ama 60 cente 300 mllik su da vardı, nası iş anlamadım. Onun dışında enteresan bir nokta şu ki her ufak süpermarkette (örneğin mahallenizin A101'i, Bim'i) büyükçe bir et reyonu, içki reyonu ve pasta-börek reyonu var. İnsanlar da çok pasta-börek yiyen tiplere benzemiyor, bildiğim kadarıyla gün de yapmıyorlar, nereden geliyor bu pasta-böreğe talep bilmiyorum. Belki evde yapmaya üşeniyorlardır.

Yemeklerden çok mu bahsettim abarttım mı bilmiyorum ama benim gibi yemek seçen ve iyi beslenmeyince mutsuz olan biri için yemek kültürü et-peynir-patatesten ibaret olan ülkede beslenmek bir hayli zordu. Adamların iki tane geleneksel yemeği var, biri bryndzove halusky diye hamur yerine patatesten yapılmış ve yoğurt yerine peynirle karıştırmış mantımsı bir yemek, öbürü de lahana kızartması. Bizde ise yemek çeşitleri şehirden şehre farklılık gösterebiliyor. Gerçi bu kadar yerdim Slovakya'yı hatta dalga geçtim ama gayet de yaşanılası bir ülke. Eurotripde gözüktüğü kadar kötü değil kesinlikle. Tabii bir de kışın görmek lazım :))

Benim en çok dikkatimi çeken (ve memnun eden) durum yerel halkla iletişimin ne kadar kolay olduğuydu. Yurt amirleri teyzeler hariç herkes çok iyi kalpli ve yardımseverdi. Konuşurken sanki kendi milletimden biriyle konuşurken gibi rahattım yani hatta bazen daha da rahattım. En basit örnek tabii parkta uçan kuşu bile frizbi oynamaya davet edebilmem ve başarı yüzdemin hayli yüksek olması. Belki turist olmamdan kaynaklıdır bilemiyorum. Aynı şekilde Polonyalı insanları da oldukça sıcak buldum. Benim gelmemden 3 hafta sonra filan etraf Polonyalı dolmuştu, meğer onların da stajı varmış. 8 Polonyalı falan vardı sanırım. Gerçi erkenden ayrıldılar, ben gitmeden çoğu gitmişti. Aralarında hala iletişimde olduğum var, pek güzel olanlarından bir tanesi bana Lublinden kartpostal gönderdi hatta :)

Alakasız ama yolda da böyle bir ağaç gövdesiyle karşılaşmıştım, paylaşayım dedim:



Bu fotoğraf national geographic fotoğraf yarışmasına "Heart shaped tree" diye gönderdim ama beğenmediler sanırım :(

Avrupa'daki Staj Maceram VI - Kosice Gezisi

Kosice 

İlk iş günümden iki gün önce yani pazar günü bir daha fırsatımız olmaz diye Kosice'yi gezelim dedik. Kosice Slovakya'nın ikinci en büyük şehri. Arkadaşın söylediğine göre Bratislava'dan güzeldi ama katılmıyorum. Fakat Bratislava'dan bakımlıydı. Kosice'ye buradaki Türk Erasmuslu arkadaş ve Amerikan ile gittik.

Tren yolculuğumuz 3 saat sürdü. Önce Aupark'a girdik. Aupark içinde ekranda şehrin tüm turistik yerlerini gösteren bir kroki vardı, fotoğrafını çektik işimize yarar diye.



Fakat zaten tüm turistik yerler aynı yerde toplanmış olduğu için çok da bir şey farkettiğini söyleyemeyeceğim.

Sonra çıktık yemek katına yemek yiyelim dedik. Üzerinde İstanbul kebap yazan ve Tunuslu bir abinin çalıştığı bir yerden tavuk döner yedik. 

Arkadaşım biraz sıkı olduğu için önce "Bu et helal mi?" diye sordu. Aslında sormak istediği helal kesim mi? Ama dönerci eleman, helal kesim ne biliyor mu bilmiyorum, dönerde domuz var mı diye soruyoruz falan sandı sanırım, epey gurur yaptı. Değil lan değil ben de Arap değil Japon'um zaten burada tadında cevaplar verdi, atar yaptı bildiğin. Ben dedim arkadaşa Suşi yemeye gidelim diye. Bu sefer de "He canım suşi yiyin bu tavuk haram suşi değil zaten he." gibi bir cevap verdi. "Oğlum görmüyonuz mu lan tavuk yemekleri hep." diye üstteki menüyü gösterdi. Böyle komik bir enstantene yaşadık. Sonra nerelisiniz napıyorsunuz falan diye kısa bir muhabbetle tavuk döner + ayranımızı aldık. Amerikalı arkadaş yemeğe bakıp "oğlum burada yiyecek var la" diyip yemeği (daha doğrusu salatalı kısmı) yarım bıraktı. Biz obür Türkler olarak sildik süpürdük tabakları tabii, sonra Amerikalı, Erasmusçu arkadaşa dönüp "Nası bitirdin la öyle, enerji nereye gitti???" diye sordu kahkaha atarak, çünkü Erasmusçu arkadaş epey sıskaydı. 

Bir tane yer altı müzesine girdik. Ortaçağda şehrin girişiymiş. 


Bizimkiler burayı da es geçmemişler:


Şehrin ortasındaki bu kilise de pek güzel diyeceğim de, ne yalan söyleyeyim Kosice'den sonra gittiğim şehirlerde daha güzellerini gördüm. Yine de bu küçük şehir için epey heybetli.



Bir de şöyle bir çapel var:



Buradan sonra şehri gezmeyi bırakıp şu havaalanının oradaki havacılık müzesine gidelim dedik. (Arkadaşım havacılık okuyordu onun ilgisi vardı.) Gittik. Bir sürü uçak ve helikopterle fotoğraf çekindik :) Giriş ücretsizdi ve içeride epey malzeme vardı. Normal uçakların dışında Da Vinci'nin kullandığı gibi değişik aletler de vardı.

Bir sürü uçak fotoğrafı var ama hangisi değerli veya çekmeye değerdi bilmiyorum, göze hoş gelenleri çektim ben, arkadaşım havacılık okuyordu bu yüzden onun ilgisini çekiyordu. Birkaç fotoğraf (çok da bir şey çekmedim):









Pikaçu:



Raichu:




Kosice güneşli güzel bir günde gidip çeşmenin başında simit yenilecek, aynı zamanda her Slovak şehri gibi "Avrupa'da ucuza eğlenilebilecek" bir şehir (imiş, biz eğlenemeyip akşam olmadan trenle geri döndük). Budapeşte'den gidiş 4 saatmiş.


Avrupa'daki Staj Maceram V - Üniversite ve Staj Süreci

Üniversite

Yurt üniversite arası 3 kilometre, caddeden giderek 50 dakikada yürüyorduk. Fakat sonradan ormanın içinden geçen bir patikadan giderek yolu 500 metre kısalttık. Denizi olmadığı için tatilde "dağa çıkalım hiking yapalım" kültürü gelişmiş bir ülkeye yakışan bir üniversite rotasıydı, bildiğin her sabah hikingimizi yaparak geliyorduk okula.

İlk böyle bir parktan geçiyorduk:


Buradan üniversite yoluna sapıyorduk, gölgelik olduğu için sıcakta rahat oluyordu:


Üniversite patikası da böyle bir şey:


Şimdi ıssız olduğu için pek bir şey ifade etmiyor, ama düşünsenize tüm yurt ahalisi sabah çıkıp bu yoldan muhabbet ede ede okula gidiyor. 

Okulun kampüsü çok büyük değil ama fena değil yine de. Yer, mezunların isimleriyle dolu, mezunların kendileri gitmiş adı kalmış:


Gelmemden 4 gün sonra pazartesi işe başlayacaktım ki hoca toplantıda diye iptal olmuş. Ertesi gün Hindistanlıyla gittik. Hoca ve doktora öğrencileriyle tanıştık. Ve beni çok şaşırtan bir şey oldu. Hoca İngilizce konuşamıyordu!! Biraz konuşmaya çalışıp ardından doktora öğrencileriyle Slovakça yardırmaya başlayınca bende böyle bir izlenim oluştu, bilmiyorum belki utanıyordur. 

Bize odamızın restorasyonda olduğunu, odamızda bilgisayar bulunmadığını ve bu şartlar altında çalışamayacağımızı söylediler. Sonra da "ama staj yapmış gibi maaşınızı alacaksınız." dediler. Ben içimden göbek atıyorum bu arada. Ayrıldık. 

Yemekhaneye gittik. Ben biftekli salata yedim, Hindistanlı vejateryan olduğundan ve yumurta yemediğinden yiyecek bir şey bulamadı browni aldı. Yemekhaneden browni çıkıyor olması da hayli ilginç ya neyse. Düşünsenize üniversite yemekhanesindesiniz yemek menüsü şu:
Başlangıç: Tarhana çorbası
Ana yemek: Browni x3
Sınırsız portakal ve ananas suyu.

Üniversitede genelde bizim bu kuş dinleme projesinin makalesini yazan doktora öğrencileriyle takıldık. Biri bizi günde iki kez kontrol ediyordu. Çok iyi insanlardı ve sanırım öğrenci psikolojisini de anladıkları için bizi sıkmıyorlardı. Hiç çalışmasak bile eminim bir şeyler demezlerdi, yalnız biri her gün kontrole geldiği için adama ayıp olmasın diye günde 15-30 dakika falan çalışıyordum ben. Facebooktan projeye, league of legendstan projeye hatta bazen League of legendstan facebook'a alttab yaptığımı gördükleri halde bir şey demiyorlardı. Bir kere beraber aktivite yapalım dedik yağmur yağdı malesef. Hiking için de anlaşmıştık ama olmadı. 

Bu hocalardan yani hoca adaylarından biri, ki kendisi gözetmenimizde, 26 yaşındaydı ama 40'ına merdiven dayamış gibi gösteriyordu, sanırım elektronikçilerin stresten erken yaşlanması evrensel bir şey. (Evet şu an rakip eliyorum.) Köyde yaşıyormuş, üniversite 20 kilometre ötedeymiş ama trafik derdi olmadığından 20 dakikada geliyormuş arabayla. Av kulübesi varmış boş zamanlarında avlanırmış. Hatta kulübe yaparken çok yoruldum diyip işe gelip dinlendiği olmuştu.

Öbürü ise ki bu bayandı, bir şirket için parttime testerlık yapıyordu. Tam hiking delisiydi. Hiking yapmak için uçakla Gürcistan'a gitmiş hatta, bunu duyunca garipsemiştim.

Diğer abiyle pek özel konuşmadık ama iyi bir insandı. 

İlk günler sabah 8'de kalkıp 9'da orada oluyorduk. Sonra 9'da kalkıp 10'da orada olmaya başladık. Genelde Makedonyalıyla yürüyerek gidiyordum fakat adam o kadar hızlıydı ki geldikten sonra 10 dakika beni binanın önünde bekliyordu eheh. Saat 10'da orada oluyorduk ve 11:15 gibi hocalar bizi yemeğe çağırıyordu. Aradaki 1 saatte ben haberlere bakıp ekşi sözlük okuyordum. Bir de hoca kontrole geliyordu ne yaptığımı gösteriyordum, genelde ne yaptığımdan çok şimdi ne yapmam gerektiği üzerine konuşuyorduk. Yemekten döndüğümüzde saat 13:00 oluyordu. (Çünkü yemekhaneye her birlikte yürüyorduk ve bu da bi 15-20 dakika sürüyordu.) Pazartesi salı günleri 13-15 arası biraz internette sörf yapıp biraz da projeyle ilgileniyordum. Çarşamba perşembe ise biraz proje biraz da haftasonu yapacağım gezinin planlanmasıyla. 15 gibi 15-17 arası ise Makedonyalıyla lol atıyorduk. Sonra gidip parkta fitness yapıyorduk. Fitnesstan sonra ben birilerini frizbi oynamaya çağıyordum. Bi 5-6 maç, 5-6 tane de rutin disk atma yaptık böyle. Hatta orada tanıştığım birkaç arkadaşla birkaç defa dışarı çıktık bir kere de mangala gittik. Bu kadar olaydan sonra akşam yemeğini 9'da yaptığım ve mutfakta uzun süre muhabbet ettiğim ve saat 11'de odaya geldiğim için bıkıp fitnessı bıraktım sonra. 

Bu rutin her gün böyle değildi, diyorum ya adamlar esnek. Daha erken çıktığıız günler de oluyordu. Bir gün saat 2'de gidip hep beraber mangala gitmiştik. Mangal yaptığımız yer yurttan 40 dakika yürüyerek, et de ucuz (dananın kilosu 6-7 euro) dolayısıyla mangal süper bir aktivite. Bir gün de (son haftaydı) saat 11'de mekana teşrif edip saat 12'de işten çıkıp arkadaşımla havuza gittim. Aradaki 1 saatte Makedonyalıyla lol attık. Hoca "Nerede yav bu Tuğrulcan?" diye sormamış bile.

Bu arada yanlış anlaşılmasın normalde lol oynamıyorum, sırf ofiste Makedonyalıyla oynamak eğlenceli olur diye başladım, staj bitince bıraktım. Birkaç kere lol oynarken yakalandık. Birinde üçüncü hoca "oo guys you are working very hard." diye dalga geçti. Makedonyalı alttab çekti, ben ise "Ara verdik." dedim. Birinde fırıldak bi eleman vardı ona yakalandık, önce alttab çektik ama sonra adam açın bakayım nası oynuyorsunuz dedi önünde oynadık. Birinde de direkt gözetmenimize yakalandık ama artık işin profesyoneli olduğumuz için mi bilmem, alttab yapmadık, adam da kapıda durup "Bir ne yaptığınız diye bakmaya gelmiştim ama neyse mşglsnz snrm :S" diyip ayrıldı. 

Staj Süreci:
Tüm staj dönemini şöyle özetleyeyim: bir hafta sonra doktora öğrencileri ve bazı hocalarla toplantı salonunda sunum yaptık. Hindistanlı slayt hazırlamış, bayağı da doldurmuş. Bense "işte biraz ondan biraz bundan" tarzı konuştum. Ardından yeni gelen Makedonyalı da "E sen stajersen çık sen de sunum yap." lafı üzerine kalktı konuştu. Sonra bize proje seçeneklerimizden bahsettiler. Üçümüz de kuş seslerini kaydedip bir aplikasyonla eşleştiren ve websitesine basan bir proje üzerine çalışmayı seçtik. Makedonyalı elektronik son sınıftı, o bi cihazla ses kaydetme işini yaptı, Hindistanlı siteyi yaptı ben ise aplikasyonu yaptım.

Daha doğrusu yapamadım. Adamlar bana ilk gün yapacağım kısmı açıkladı ama işin teorik kısmından bahsedip "Hangi yazılımı kullanırsan kullan." dediler. Benim ilk günüm projeyi anlamakla, ikinci gün sinyal çalışmaya çalışmakla, üçüncü günüm hangi yazılımı nasıl kullanmam gerektiğini anlamaya çalışarak geçti. Dördüncü günüm ise lol oynarak. Hindistanlı ilk gün html kodlarını kopyala yapıştır yapıp site işini bitirip film izlemeye başladı. Geri kalan 1 ay boyunca da film izlemeye devam etti, önünü alamadık. Makedonyalıya da internetten kodları bulabilirsin dediler, buldu, kopyaladı, yapıştırdı, 10000 tane hata geldi, "hay bu aşkın ızdırabını" diyip iş bilgisayarına lol kurdu bana da kurdurdu. Cuma günü ise izin alıp Topfest'e gittim, favori grubumun (Within Tempation) konseri vardı, denk geldiğim iyi oldu, bir daha ne Türkiye'ye ne Slovakyaya gelirlerdi muhtemelen.

Ertesi hafta oturdum düşündüm, ya şimdi benim browserda çalışan bir web uygulamasına ihtiyacım var, en iyisi ben ilk bunu yapmayı öğreneyim de arkasındaki algoritmayı sonra yazarım. Sonra ciddi ciddi web aplikasyon yapıyorum sanıp dinamik web sitesi yapmışım jsp ile. Yapmam gereken şeyin bu olmadığını farketmiştim, gözetmenim olan doktora öğrencisinin arkadaşı da şakayla karışık "Hiç bir ilerleme kaydetmediğini biliyoruz dostum." şeklinde laf çarpıtmıştı. Aynı hafta YTÜ'den iki Türk arkadaş geldi. Biri başka bir projeden olduğu halde bizim ofisi paylaştı, epey bilgiliydi, o bana direkt bildiğim gibi java uygulaması yapmamı çünkü browserla uygulama arasındaki bağlantıyı sağlamanın onların görevi olduğunu söyledi. Bundan sonra staj biraz daha rahat geçti diyebiliyorum çünkü bildiğim şeyi yapıyordum ve hoca her geldiğinde biraz gelişme kaydetmiş oluyordum. Bu haftasonunda Viyanaya gezmeye gittik.

Üçüncü hafta uygulamayı yapmaya ufaktan başladım. Haftasonu da Krakov'a gezmeye gittik. Dördüncü hafta bir yandan uygulamayı yapıyor bir yandan da hala yapmam gereken şeyi anlamaya çalışıyordum. Üzerinde çalıştığım konu 3. sınıf konusuydu. Ben ilk hafta buna ilişkin bir kitap ödünç aldım hocadan fakat okumaya zaman olmuyordu ki.. Artık konuyu anlamak yerine hocanın pratik olarak "şunu yap, bunu yap, ardından bunu yap." şeklindeki yapılacaklar listesini koda geçiriyordum. Yani demek istediğim, şiir yazmam gerekirken adam bana şiiri mısra mısra okuyordu ben de klavyeyle yazıyordum. Neyi neden yaptığımızı sonradan öğreniyordum ki bu iyi bir şey. Cuma işi asıp haftasonunu da içeren Prag gezisi yaptık.

Son hafta geldi. (6 haftalık staj ilk haftadaki restorasyondan dolayı beş haftaya düşmüştü ve ilk iki hafta ben ne yapmam gerektiğini anlayamadığım için erimişti.) Hocaya sormam gereken birkaç şey vardı. Adam pazartesi gelmedi, ikimiz de bir şey yapamadık dolayısıyla tüm gün lol oynadık neredeyse. Salı günü havuza gittim. Çarşamba günü de ofise gitmedim, elimde de çok yemek malzemesi olduğu için psikopata bağlayıp kahvaltıda yemek pişirmeye falan başlamıştım bir de. Bir de koordinatörümle yapmam gereken işler vardı. Perşembe de gitmiyordum ki Hindistanlı "Aga ofise gel hoca rapor isteyip bizi salacak cuma günü çalışmayacağız." dedi. Gittim. Son günüm olduğu halde elimden geldiğince projeyi yetiştirmeye çalıştım. Hatta yetişti. Doğru mu çalışıyordu test edemedik, ama çalışan bir şeyi verdim adama ve vedalaştık. Stajım da böylece bitmiş oldu. 

Her ne kadar üç hafta kaybım olsa da en azından çay kahve taşıyıp fotokopi çekme üzerine bir proje değildi, bu yüzden memnun kaldım.

Bu arada tüm bu 5 hafta boyunca Hindistanlı film izledi. Ofisteki varlığı sadece yemek yediği zaman anlaşılıyordu çünkü aşırı şapırdatıyordu.



Avrupa'daki Staj Maceram IV - Zilina

Zilina

Erasmusçu arkadaş bana şehri gezdirdi. Epey küçük bir şehirmiş, çabucak bitti gitti. Şehre giderken Aupark diye kocaman bir alışveriş merkezi var. Şehir merkezinde iki tane büyük meydan var, ikisi birbirine bitişik. İkisinin arasında Mirage Shopping Center isimli büyük alışveriş merkezi var. Üniversite de şehrin öbür tarafında olmasına rağmen çok uzak değil. Yurt üniversiteyle şehir merkezi arasında. Yurttan şehir merkezine gitmek yarım saat, üniversiteye gitmek 40-50 dakika. Yurda yakın bir yerde büyük bir yüzme havuzu var merkezi var, 1 kapalı 2 tane açık yüzme havuzu bir tane de kaydırağı var. Karşısında İtalyan dondurmacısı var, millet sıra oluyor dondurma almak için. Üniversiteye giderken karşı karşıya iki tane büyük alışveriş merkezi var, birisi Kaufland ki ben en çok buraya gittim, hem ucuz hem çeşit bol. Karşısında Carrefour var, kazık ama Türkiye'dekilere en benzer ürünler burada. Sebze yemeği ihtiyacımı buradaki konserverle giderdim genelde, adamlarda sebze yemeği kültürü yoktu çünkü et ucuz, et yenebilen bir şey orada, bizim gibi sebzelerle karıştırıp acayip yemekler icat etmekle uğraşmamışlar. Tesco isimli süpermarketler var birkaç tane, Amerikalı'nın bana gösterdiği Billaya göre ucuz. Billa Migrossa Tesco Bimdir diyebilriim hatta. Şehir meydanından tren istasyonuna giden bir sokak var bu sokakta da bir tane dönerci var işletenler Türk. Pastane var bir tane onun sahibi de Makedon Türkü imiş. Pastanede tüm tatlılar 1 euroydu sanıyorum epey uygun, tatlılar da lezzetli. Fakat bu pastanenin yerini unuttuğum için bir daha gidemedim ahaha. Bir de İstanbul kebap görmüştüm ama işletenler Türk değilmiş.

Şehirde ulaşım troleybüslerle sağlanıyor, yani çarpışan arabalardaki gibi üstteki tellere yapışık giden otobüslerle. Aşağıda gördüğünüz resimdeki teller telefon teli değil yani. Otobüs bileti ucuz, öğrenciye ilk 6-7 durak 35 cent, daha uzun gidecekseniz 45 cent. Bileti otobüs durağındaki makineye para atarak alıyorsunuz. Prag, Viyana gibi şehirlerin aksine burada çok kontrol oluyor, cumartesi sabah 7:40'ta kontrole denk geldiğim oldu o yüzden almama gibi bir lüksünüz yok. Slovakya fakirdir o yüzden özellikle turistlere geçirmek için sık kontrol yapar ona göre :)

Aupark:


Bu şehre gittiğimiz gün haftasonu idi, hava güneşli ve güzeldi, etrafta insanlar vardı. Hindistanlının ilk günü onu gezdireyim diye çıktığımda ise, pazartesi günü saat 7-8 daha hava kararmamış, şehir bomboştu. Yemek yiyecek yer arıyorduk ama çoğu yer kapanmıştı, bir pizzacı, bir bomboş Çin restoranını (bakkal büyüklüğünde) açık görmüştüm, en sonunda gidip Auparkta yemiştik ki ben siparişi verip yemeği aldıktan hemen sonra alışveriş merkezindeki restoran kepenkleri kapatmıştı, meğerse orası da 9'da kapanıyormuş. Korkutucuydu. Eurotrip filmini izlediyseniz hatırlarsınız (ki izlemediyseniz hemen izleyin) bir adam Bratislavaya gelen Amerikalılara "Buraya yazın geldiğiniz iyi olmuş, kışın çok depresif bir yer olabiliyor." diyordu. Hah işte onu yaşadım ben o gün. Auparkta da vejeteryan menü bulucam diye epey karın ağrısı çektikten sonra bulamayıp tavuk göğsü söyledim, erimiş peynir (sanırsam koyun peyniri, burada epey yaygın) ve pilavla geldi, Slovakya'da yediğim en güzel yemekti.


Kaufland:


Slovakyadaki (daha doğrusu tüm Avrupadaki) marketler bizden epey farklı. Ufak süpermarketler dahil hepsinde geniş bir içki reyonu, et reyonu (çünkü et lüks değil burada), su reyonu (üzümlü su, çilekli su, yaban mersinli su her tip su var. Bir ara hepsini denemek için geniş bir çaba gösteriyordum ki kestaneli sudan sonra ben de "Yeter lan." dedim, zaten çok gaz yapıyor)  ve bir de ekmek-pasta reyonu var. Bizim gibi şerbetli tatlılara sahip değiller, hiçbir tatlıdan bir fıstıklı baklava performansı beklemeyin, fakat vanilya kremalı ve reçelli daha doğrusu jöleli pasta çörekler gayet güzel. Kauflandda saat 7-8'den sonra her şeye %50 indirim giriyordu satılsın diye, ben de kendimi tutamayıp alıyordum. Belli bir süre sonra şeker bağımlısı olup çıkmıştım, her gün akşam yemeğinden önce pastaları çörekleri indiriyordum mideye. Buradan çıkaracağımız sonuç: Karatay halı efendi şeker uyuşturucudur yemeyin.

Marianske Meydanı:


marianskenamestie şeklinde telaffuzu zor, iki kelimeden oluştuğunu anlayabiliyorsunuz ama elinizdeki birleşik kelimeyi nereden ayırmanız gerektiğini bilmiyorsunuz. İlk geldiğimde ismin orjinalini unutup millete "Marianna messi nerede ya?" diye sormaya başlamıştım. Sanki Messi'nin annesini arıyorum :P. 
Burayı görünce aklıma "Little Boxes" şarkısı geliyor. Burada kafeler, restoranlar, barlar felan var. Bir de Enjoy Club var epey popüler. 

Şehir merkezinin göbeğindeki turist-info merkezi:


İçinde turist olmayan şehire bile koyuyorlar bunu. Takdir ettim. Gerçi ben hiç açık görmedim. 

Şehir merkezine inen merdivenler:


Kilisenin minareleri (eheh) fosforlu, geceli yeşil yeşil parlıyor. Bu resimde çok ışıklandırma olmadığı için belli olmamış gerçi, keşke kendim çekeydim. Tren garından yurda dönerken hep bu manzarayı izlerdik.

Burada fosforlar daha net:




Bu da şehir merkezi:



Güneşli ve kalabalık bir günde daha güzel tabii, bu resmi pek beğenmedim.

Şehir merkezi böyleydi. Üniversiteye de gittik. Üniversite için doğal bir parkın içindeki patikadan yürüdük. Üniversite ana binasına girdik, kovulduk çıktık. Ayrıntılar üniversite hakkındaki yazımda.

Zilina küçük bir şehil olduğu için apartman yok, müstakil evler var. Evler de çoğu Avrupa şehrinde olduğu gibi tek bir elden çıkmış gibi değil, zevkli. Ben şu evi çok beğenmiştim (gerçi biraz Amerikan özentisi bir tipi var):






Avrupa'daki Staj Maceram III - Yeni Yurt Hayatımla İlgili İlk İzlenimler



Etraf

"Yemekhane kapanmıştır şimdiye." dediler (saat 7 felandı), puba gittik, evet. Menü geldi, tabii hiçbir şey anlamıyorum. Amerikalı daha önce burada yemiş, fakat domuz yemediğimi söyleyince "Ben sadece menüye bakıp parmağımla gösterdim, onlar da domuzdu." dedi. Garson geldi, epey de güzel bir ablaydı :D, Amerikalı umursamaz bir havayla  "Do you speak English?" dedi, kız "Yes." dedi, sonra kıza menüyü çevirmeye başlattık. Vejeteryan bir şeyler istedim o da sarımsaklı, zeytinyağlı, parmesanlı spagetti önerdi. 4 euro, bir hayli pahalıydı ama daha fazla uğraşamayacaktım ve uğraştıramayacaktım. 

Amerikalı bira, Pakistanlı da meyve suyu söyledi. Meyve suyunu içerken bana fotoğrafını çektirdi, sonra fotoğrafın rengini değiştirip ailesine mesaj attı "İçki içiyorum." diye. Sonra qandırdım xD yaparak fotoğrafın orjinalini attı. Enteresan bir tip. Amerikalı "Türkiye Hindistan'da mı?" diye bir soru yöneltti bana. Bu nasıl soru lan? Barış Manço stayla yapıp açtım cüzdanımı çıkardım Euro'yu, bak Türkiye burada koçumm yaptım. Şimdi düşünüyorum da adam büyük ihtimalle Avrupa haritasının nasıl bir şey olduğunu bile bilmiyordur. Ve hiç de umrunda değildir Türkiye'nin nerede olduğu da. Buna karşılık sonradan gelen Makedon'a Bursa'dan olduğumu söyleyince nerede olduğunu bildiğini söylemişti. Nereden biliyorsun diyince "Coğrafya okuduk ya la." demişti.  

Muhabbetin detaylarını fazla hatırlamıyorum, çok keyifli bir muhabbet değildi. Spagetti yarım saatte geldi. Tabakta değil leğenin içindeydi mübarek, porsiyon bayağı büyüktü, suda değil yağda haşlanmış gibiydi. Ama epey lezzetliydi. Bu pub, Amerikalı sağolsun, hoşgeldin pubımız gibi bir şey oldu. Makedonyalı'yı da buraya getirdik, onun yemeği de yarım saatte geldi, Kanadalı da buraya geldi. 

Pubdan çıktık. Bir de yakındaki marketi gösterdiler bana, ismi Billa, gittiğimizde kapalıydı, saat 8'de kapanıyormuş. Yuh.

Yurt&Mutfak

Yurda geldik. Amerikalı yattı, bilgisayarını da önüne aldı film izlemeye başladı. Pakistanlı da yorganı çekti aynı şeyi yaptı. Bunu benim yapmam çok rahat değildi çünkü üst ranza bana kalmıştı ama Pakistanlı sağolsun kullanmıyorum diyip masayı bana bıraktı. Sonra adamlar bir daha kalkmadılar.

Yurt hakkında bilgi vermek gerekirse: 
Günlük 4 euro, aylık 85 euro. Avrupa birliği vatandaşlarına 75 euro. Slovaklara 40 euroymuş sanırım. Adamlar kendi vatandaşlarına torpil geçiyorlar, Bilkentte ise değişim öğrencilerine yurt beleş ve en iyi yurtları veriyorlar. Neyse. bizim odanın hemen bitişiğinde bir oda daha var. İki oda bir buzdolabını, bir lavaboyu ve bir de tuvaleti paylaşıyor. Tuvalete bir girdim yerde bildiğin kurtlar geziyor. Yer kıl, pislik dolu. O ne pislikti yahu. Neyse ki böcek yoktu. Diyeceğim ama 3 hafta sonra onlar da türedi, bundan sonra bahsederim. Bilkentte tuvaletler her gün temizleniyordu, burada temizleyen yok, senin sorumluluğun. Aynı şey oda için de geçerli tabii. Amerikalıyla Pakistanlı temizlemeye zahmet etmemişler pek. Çöpü dökmek de bizim görevimiz imiş, ilk gün Amerikalı dökerken öğrendim bunu da. Bir daha da dökmedi sağolsun. Pakistanlı da dökmedi, hatta daha odayı boşaltırken bile ağzına kadar dolmuş çöp kutusuna bir şeyler atmaya çalışıyordu. Ağzına kadar dolmuşken ve üzerinde sinekler uçuşuyorken ben döktüm, ben de tembel bir adamım ama adamlar benden beterdi. Neyse. 

Suyu nereden içeyim dedim? Amerkalı "Bana çeşme suyu temiz dediler ben içiyorum lavabodan." dedi. Peki dedim. Kaptım kupayı gittim mutfağa. Mutfak her katta x01 numaralı oda imiş. Normalde mutfak kilitli olurmuş, öğrenci kartını bırakıp anahtarı alman gerekirmiş. Anahtarı alanın da bir zaman kısıtlaması yok biri uyarmadıkça sonsuza kadar anahtarı elinde tutabiliyor. 

Ben girdiğimde mutfak açıktı. Siyah saçlı kısa boylu zayıf bir eleman tencerede bir şeyler pişiriyordu. Başladım su içmeye, bayağı da susamışım. Bir yandan çocuğa bakıyorum, çocuk da bana bakıyor bir de gülüyor. 

Bir anda sordu "Where are you from?" diye.
"Turkey?".
Gülerek bir şeyler söyledi. "Hoşgeldin" mi dedi ne dedi tam anlamadım.
"Where are you from?" dedim.
"Turkey." dedi.
"Abi nereden anladın?" 
"Normalde herkes suyu tuvaletin oradaki lavabodan içer yakın diye, sen mutfaktan içince dedim kesin Türk." 

Ve sanıyorum yurtdışında Türkçe konuşmadığım günler çok seyrek, 1-2 gün felandır. Daha Budapeşte'ye giderken "Bye bye Türkçe" (eheh) diye düşünmüştüm, Budapeşte'ye indiğim gibi Uludağlı hemşehrilerimle karşılaştım, şimdi de bu, ondan sonra daha bir sürü Türkiye'den gelen Erasmusçu, Erasmusçular gitti bu sefer benim gibi staja gelmiş Türk arkadaşlar, gittiğim gezilerde karşılaştığım benim gibi geziye gelenler ve dönerciler. Hatta Trencin diye ufacık (50 bin nüfuslu) bir yere gezmeye gitmiştim ki orada bile bir tane dondurmacı bir de Antalya kebapçsıyla karşılaşmıştım. Ekşi sözlükte okuyacağınız gibi yurtdışında Türklerle karşılaşmak nadiren de olsa hayırlı olmayabiliyor ama benim için kendinizi, belki de nedensiz yere, güvende hissediyorsunuz.

Bu arkadaş da Hatay'dan buraya Erasmus'a gelmiş. Bahar boyunca burada kalmış, önemli Avrupa şehirlerini gezmiş, olayı yalamış yutmuş yani, ay sonu dönecek. Çok iyi bir insan. İsmini verip ifşa etmeyeyim adamı gereksiz yere, Erasmusçu diyeyim.

*

Yurttan birkaç kare: (internetten aldım)

Yurtlar bölgesi:


Yurt:



Oda
Bizim oda bunun 3 kişilik ranzalı ve çift masalı versiyonuydu, bununla aynı boyuttaydı. Onu koymamışlar nedense.




Mutfak:


Duşlar (enteresan)







Avrupa'daki Staj Maceram II - Budapeşte-Bratislava-Zilina Yolculuğu

Otele gidiş:

Otele nasıl gideceğim üzerine çok kafa yormuştum çünkü elimde bavulla ortada kalmaktan korkuyordum. Uçağa girmeden önce kuyrukta oraya gezi amaçlı giden bir aileyle konuşmuştum, yakın yere gittiğimiz için taksiyi bölüşebileceğimizi söyledim. Uçaktan çıkışta kuyruğun sonunda kaldığım için onları bulamadım fakat bu sefer kuyrukta iki tane Türkle tanıştım. Biri Uludağ üniversitesinden Erasmusla gelmiş, bir yıl geçirmiş Budapeşte'de, şimdi de arkadaşını gezdirmeye gelmiş. "Ben de Bursalıyım!.." diye sevinçle söze girdim, otele gitmede yardım istedim. O da aynı yere gidiyormuş. Biz konuşurken daha önce yardım istediğim Macar amca da beni arabayla son otobüs durağına kadar bırakıp metroya bindirebileceğini söyledi. Adam güvenilir birine benziyordu ama hemşehrimle gitsem daha iyi olacaktı çünkü ondan daha fazla şey öğrenebileceğim gibiydi (şehir, metro durakları, gezilcek yerler vs.) ne de olsa Türkiye'den geldiğim için neye alışkın olup neye olmadığımı da biliyordu. Amcaya teşekkür edip ("I'm scared.. scared of getting lost" gibi salak bir cümle de kuraraktan.) hemşehrilerimle gittim.

Önce hava alanında metro bileti almak için biraz para bozdurduk. Hava alanı epey kazık, 10 euro veriyorsun 8 euro alıyorsun öyle söyliyim. Sonra tourist information center'dan 2 tane bilet ve Budapeşte haritası aldık. (Bu tourist information centerlar hayat kurtarıyor gerçekten.) Sonra havaalanının önündeki Köbanya-Kispest otobüsüne bindik. Bu arada çekerken bavulun uzayan sapının yarısı koptu, bavula yapışık saptan çekmeye başladım.

Hani şu ekşi sözlükte bulunan "Avrupa'da beleş metroya/otobüse binme teknikleri" diye bir başlık var ya çok tepki toplayan. Hah işte o tekniklerdeki mantığı kaptım sonunda. Bizim akbil bastığımız veya bukart okuttuğumuz alet burada şoförün arkasında bir yerlerde (veya otobüsün arka kapısının girişinde). E koyaydınız ya şoförün önüne kontrol edeydi o. Bazı kişiler otobüse bindikten sonra şoföre bir kart gibi bişi gösteriyordu ama niye böyle yapıyorlar onu da anlamadım, şoförün umrunda değil ki. Neyse 1 günlük gözlemimle adamları yargılamayayım, bi bildikleri vardır elbet.

Dışarısı günlük güneşlik, yemyeşil, değişik değişik binalar, binaların üzerine acayip acayip graffitiler.. Daha fazla bir şey yazamıyorum çünkü bu yolculuğu yapalı 6 gün oldu, dışarısı güzeldi ama :D Son durakta indik ve metroya bindik, metro durağının ismini de hatırlamıyorum hede hödö bir şeydi. Bir dahaki gelişimde öğrenirim artık.

Siz siz olun madem yurtdışında yaşayacağım ve 30 kilo götürme hakkım var, hepsini kullanayım bari demeyin. Metroya giderken bavula yapışık olan sap da koptu. Bavulu iterek götüreyim dedim, tekerleklerden biri de gevşemiş, tam oldu. 30 kiloluk bavul ne taşınıyor ne sürülüyor. Metroya arkadaşların yardımıyla zar zor soktum ama metrodan indiğimde yürümem gereken 400 metre falan vardı, yol boyunca onu düşündüm. 

Arkadaşlar indi, ben Hösök Tere (Heroes Square, kahramanlar meydanı) durağına kadar gittim. Ve indim. Kahramanlar meydanı ilk görüp resim çektirmek istediğim yerdi, fakat benim için o an eziyetin başlangıcı gibi göründü. Kahramanlar meydanı ve şehir parkı manzaralı bir işkence çektim. Bavul ne itiliyor ne çekiliyor ne taşınıyor. Ben hepsini sırayla yapıyorum. Çevreden insanlar bakmadan geçip gidiyor, o an kendimi onlara çok yabancı hissediyorum. (E öyleyim zaten.) Yardım da istemiyorum çünkü bavulu tutacak sadece bir yer var (ikincisi koptu) ve insanlara hamallık yaptırmaktan başka bir şey olmayacak yapacağım şey. Sonunda taktiği buldum, bavulu tek tekerleğin üzerinde sürerek götürdüm. 
Otellin tabelasına baktım ama girişi göremedim. Çok yorgun olduğumdan "Daha fazla arama yapamayacağım diyip." etraftan geçen bir Macarı çevirdim. (Aslında bavulu bırakıp girişi arayabilirdim ama yorgunluktan aklıma gelmedi.) Adam İngilizce biliyordu, otelin yerini sorup adresi gösterdim, adresi sallayıp direkt otele telefon açtı. Sordu, sonra bana giriş şu arka tarafta herhalde dedi gitti. Macarlar yardımsever görünüyorlar ve İngilizce biliyorlar (en azından Peşte'dekiler). Metroda bizim başka bir dilde konuştuğumuzu görünce "If you don't know where to go, I can tell you." diyen bir amcayla da karşılaşmıştım. 

Otel:

Otel daha doğrusu hostel evden bozma bir yerdi. Resepsiyondaki bayan forintle mi euroyla mı ödeme yapacağımı sordu sonra 14 euro aldı ve beni odama götürdü. Odaya son derece dar ve alçak merdivenlerle çıkıyordunuz (ikinci kat değil yani) ben bavulu merdivenlere sığdırabilirmiyim veya kapıdan geçirebilir miyim onun telaşına başlamıştım. Resepsiyonist abla yardım etti de başarabildim. Odaya baktım. Odada sadece bir yer yatağı var, bir eski ahşap ve küçük dolap var başka da bir şey yok. Ama en ucuz tek kişilik oda buydu, başka da bir şey olması beklenemezdi zaten. Hatta hostelz sitesinde power socket de yok yazıyordu ama varmış, sevindim. Ablaya dedim sıcak su var mı, var gelin göstereyim her şeyi dedi. Sonra mutfağı gösterdi, tuvaletleri ve banyoyu gösterdi ve that's it dedi. Şaşırmıştım çünkü tuvaletler mutfağa bitişikti ve banyodan çıkıp odaya gitmek için mutfakta şov yapmak gerekiyordu. Enteresan. Sonra odaya gittim. Bizimkilere geldiğimi haber ettim. Dışarıda misafiri olduğum ilk Avrupa şehri güzel bir havayla beni bekliyordu. Kendimi dışarı attım.

Peşte:

Otel direkt şehir parkının karşısındaydı, ben de doğal olarak şehir parkını dolaşmaya koyuldum. (İsmi Varoşliget) Badminton oynayanlar var. 2'şerli 3'erli köpek gezdiren insanlar var. (Bu olayların üzerinden 2 hafta geçtiği için insanların neler yaptıklarını da tam hatırlamıyorum.) Parkın hemen karşısında bisiklet kiralama servisi vardı ama özel bir kart gerekiyordu, gönül isterdi bisikletle dolaşalım ama olmadı. Bu arada evet herkes bisiklet biniyordu. Yanımdan sürekli bisikletli birileri geçiyordu. Kaldırımla yol arasında özel bisiklet yolu vardı. 
Parkta ilk gözüme çarpan şöyle bir heykel oldu:



Üstteki George Washington. Altında da Tuğrul kuşu var. Benim için özel bir anlamı olan bu kuşla fotoğraf çektirmemek olmazdı tabii. Fotoğrafı da Çinli bir turist çifte çektirdim. Okuldan zevkine (ve not ortalaması yükseltmek için) Çince almıştım, az buçuk öğrenmişliğim vardı. Konuşmaya çalıştım ama beceremedim ehehe. Parkta daha başka turistler de gördüm, epey Asyalı vardı. Aslında doğrusunu söylemek gerekirse o gün Budapeşte'nin kendisi, ya da en azından Peştesi, turist kaynıyordu, normalde de böyle mi bilmiyorum. Hava da epey sıcaktı. 

Burada oldukça güzel yapılar mevcut. Bazıları:




(Sonradan öğrendim ki yukarıdaki resim kale felan değil Budapeşte'deki en ünlü kaplıcanın dışıymış. İsmi "Szechenyi Györfurdu". İsim evlere şenlik. Bir dahaki gelişimde gittim. Şöyle bir yer: http://www.szechenyifurdo.hu/static/baths/8/vip_images/5-b.jpg?Sz%C3%A9chenyi%20gy%C3%B3gyf%C3%BCrd%C5%91)




Burada da oturuyorlar böyle, tam yaşlı yeri:



Parkta aynı zamanda müze de vardı, ama geç olduğu için kapalıydı, giremedim. Kahramanlar meydanına doğru ilerlerken metro istasyonu gördüm, aynı anda iki eleman çıkıp bana İngilizce Oktogona buradan gidebilir miyiz diye sordu. Evet ben de oraya gideceğim dedim (elimde harita olduğu için metro duraklarını biliyordum), hem şu euroları forinte çevirmek hem de yemek yemek için gitmem gerekiyordu. Belki bunlarla takılırım felan dedim. Nerelisiniz dedim biri Fransız biri Romanyalı çıktı. Metro geldi. Adamlar bir anda kahkaha atmaya başladılar. Dedim ne gülüyorsunuz. "Metro çok eski." dediler. Sonradan anladım ki bu adamlar Slovakya'ya hiç uğramamışlar.

Adamlar trenden indi ve arkadaşlığımız bitti, kaldım yine tek. Google earthten işaretlediğim döviz bozdurma bürolarını aradım. Fakat hepsi 8'den sonra kapanmıştı. Bir tane açık gördüm, parayı cüzdandan çıkarıyordum ki görevli bana "Can you hear me? Cloooooseeed!!!" diye bağırdı nazikçe. 

Döviz bürosu ararken yanlışlıkla şehri gezdim.

Andrassy ut diye ünlü ve eski bir caddeleri var. Zaten Peşte tarafındaki gezilcek yerler burada genelde. Caddeden Tuna'ya doğru yardım. Para yok yemek yiyemiyorum, zaten yememe gerek de yok Türkiyeden getirdiğim günkurusuyla karnımı doyurmuş durumdayım. Hunharca yürüyorum öyle caddede. Caddenin altından metro geçtiği için nerede olduğumu bulmak zor olmuyor. Bir de çok iyi düzenlenmiş, her yaya geçidinin başında ışıklar var trafik dert değil, ayrı bisiklet yolu var. Aslında bu biraz da şehrin dümdüz olmasından kaynaklanıyor, keşke Bursa da böyle olsa. 

Yürüdüm. Eski opera binasının yanından geçtim. Bir tane Török Etterem yani Türk restoranı buldum, (Türk restoranı değil bildiğin dönerci aslında) içeridekiler pek Türk'e benzemiyordu ama sordum yine de abi Türk müsünüz diye Türkçe bilmiyoruz dediler, ben de İngilizce döviz bürosu sordum, her yer kapanmış var mıdır bildiğiniz açık dedim, haritada bir yer gösterdiler ama uzaktaydı gitmedim oraya.

Yürürken epey büyük bi dönme dolap görüp caddeden çıkıp oraya gittim. 


Burası da park gibi bir alandı, insanlar oturuyor, konuşuyor takılıyorlardı. Ben yürümeye devam. Ardından bir de İştvan Bazilikasını da gördüm. Burası da insanların oturup takıldığı veya civardaki kafelerde bir şeyler içtiği bir ortam. Bazilikadan içeri girmedim malesef, bir dahaki gelişimde girerim.


Sonra yolumu bulamayıp etrafa yol sormaya başladım. Garip bir yer vardı böyle tuhafiye eşyalarının yol boyunca dizilmiş olduğu yer, başında da bir adam vardı, satıcıya benzemiyordu ama ne yapmaya orada bekliyordu bilmiyordum. Sordum adama x metro durağına nasıl giderim diye. Eliyle buradan gidersen buraya çıkar buradan da Andrassy ut'a varırsın. Andrassy ut'a vardıktan sonra metroya binmeni tavsiye etmem, 1870'e dayanan eski bir caddedir bu güzel havada yürümeni tavsiye ederim felan dedi. "Sakat olmaz mı" dedim yok olmaz dedi. (Zaten metroya binemezdim ya param yoktu.) Sonra bir de Tuna nehrine nereden gideceğimi sordum, gelmişken nehri görüp öyle döneyim dedim onu da tarif etti. İngilizcesi çok iyiydi adamın, dedim buradan mısınız diye evet dedi, "Your English is very nice" şeklinde komik bir cümleyle teşekkür edip Tunaya doğru yola koyuldum.



Tuna'ya gelince bir şey göremedim malesef, önümde raylar vardı. Karşıdaki binalara baktım. Artık 1.5 ay sonra dönüşte buraları gezecektim. Şimdilik macera bu kadardı. 

Dönüşte bir de Türk restoranına denk geldim. Fiyatlara euro değerlerini de yazmayı akıl eden tek yerdi. İçerideki insanların tipi "Ben Türk'üm huleeyn" diye bağırıyordu. Çok aç değildim ama akşam yemeği de yememiştim, selam verip girdim. Yemeklere baktım nefis. Patlıcan musakka ve ayran söyledim. Güzeldi ve malesef yurtdışında kaldığım süre boyunca yediğim son patlıcan yemeği oldu. Restoran sahibi abi ne için uğradığımı sordu ama sanırım başka Türk misafirleri vardı benle fazla konuşmadı. 

Sonra Kahramanlar meydanına doğru geri yürümeye başladım. Sokaklar boşalmıştı ama gece 12 olduğu halde hala bisiklet binenler vardı. Kahramanlar meydanını da gece pek insan yokken (1 çift + kaykaycı kız) gezdim. Macar kahramanlarının heykelleri vardı. Tököli İmre isimli lise tarih kitaplarından tanıdığımız Osmanlı yanlısı Macar kralı da vardı. 





Otele döndüm.

Zilina'ya varış:

Ertesi gün eşyaları toplamayı tam bitirmiştim ki hostel görevlisi geldi siz mi taksi çağırdınız dedi. Yok dedim. Ama benim ihtiyacım var kimse binmezse ben binerim dedim. Arandı durdu, anlaşılan bulamadı bana söyledi. Yalnız forintim yok siz bozar mısınız veya taksici euro kabul eder mi dedim dur sorayım dedi. Döndü ediyor dedi. Bu arada ben önceki gün hostel görevlisi bayandan bana taksi çağırır mısınız diye sormuştum, saati sorunca net olmayan bir saat de söylemiştim. Sanırım bu o taksiydi ya neyse. Yine zar zor bavulu taşıyıp taksiye bindim. Taksici İngilizce biliyordu, bunu "Stooop! I forgot something." diyince anladım. Döndük çantamı alıp geri geldim. Otobüse 15-20 dakika kala otobüs durağına vardık (amcayı "ne zaman varıcaz yahu otobüsü kaçırcam" diye kaygılarımı dile getirerek biraz sinirlendirmiştim.)

Bavulla imtihanım yine başladı. Zar zor otobüs terminalinin dışına bırakıp içeri girip otobüse bakınmaya başladım ama yazmıyordu. Bir kadına sordum, İngilizce biraz biliyordu, beni anladı ama o da bulamadı. Güvenlik görevlilerine sordum. İngilizce bilmiyorlardı, Informationa sor dediler. Oraya sordum. Aradığım student agencynin otobüsüydü. "Bu başka bir firma. Yardım edemem dedi." biraz zorladım sonra eliyle karşıyı gösterip sokağın karşısında dedi. Nası yani hangi sokağın derken yine "Kusura bakmayın yardım edemem." diye yineledi. Dışarı çıkıp ona buna sormaya başladım. Belki o da oraya gidiyordur diye Asyalı bir kıza sordum. Sonuç negatif tabii ki. Başka bir adama sordum, karşıdaki Groupama binasını göstererek "Şuradan otobüsler felan geçiyor ama emin değilim." dedi. Ben de emin değildim ve koca bavulu oraya taşımam imkansızdı. Birkaç kişiye daha sorayım dedim. 

Sandviç yiyen bir abi vardı, kısa boylu kavruk. Do you know English diye sordum, "Yeah, sure." dedi. Konuşmasından anladım ki adamın anadili İngilizce zaten. Adı David, Avustralyalı imiş. Sırtına da takmış sırt çantasını, tam "backpacker". O da Bratislava'ya gidiyormuş ama daha o da bilmiyor otobüsün nereden geleceğini. 15 dakika kaldı otobüsün gelmesine, adam rahat. Sandviçini bitirdi sonra önceden benim sorduğum güvenlik görevlilerine gidip "Where is student agency." dedi adamlar şak diye tarif ettiler. Kendimi bayağı salak hissettim. Kadının yolun karşısıyla neyi kastettiğini de anladım, caddeyi geçmeye gerek yokmuş hemen sokağın karşısındaki büfenin önüne gelecekmiş. Bu nasıl iş? Sonradan tecrübe ettim ki Student Agency bir Çek şirketi, Slovakya'da da RegioJet ismiyle iş yapıyor. Macaristan gibi ülkeler de "bizimle alakası yok." diye gurur yapıyor işte. 

David sağolsun bagajı taşımama epey yardım etti, hatta bagajın fazla tutacak yeri de kalmadığından direkt o taşıdı diyebiliriz. Altgeçitte "Dur ben bi yukarıyı kontrol edeyim buradan mı gelecekmiş otobüs." diye yukarı çıktı, ben ise bavulu gereksiz yere merdivenlerden çıkarmayayım diye merdivenlerin başında beklemeye başladım. Merdivenin başında mal mal durduğumu gören takım elbiseli bi adam bana ve baktı, "Hmm dur sana yardım edeyim." diyip tuttu bavulu çıkardı. Ne bavulmuş arkadaş daha anlatacak 2-3 günlük serüvenim var bu bavulla alakalı. 

Student agency otobüsü geldi. Muavin, daha doğrusu hostes abla çıkıp İngilizce duyuru yaptı. Sonra şişman bir amca (sanırım şoför) herkesin bavullarını yüklemeye başladı, bavullar için de herkesten 50 cent ekstra aldılar. Bu işlem hayli uzun sürdü. 

Otobüs epey rahat ve konforlu, android televizyonu da var içinde İngilizce filmler mevcut. Hostes yine anons yaptı, Çekçe başlayıp İngilizceyle bitirdi. Hepimize kemer takdırdı. Ben Slovakya'da otobüste veya arka koltukta hiç kemer taktığımı hatırlamıyorum ama bildiğim kadarıyla Almanya'da takmamanın 35 euro cezası var. 

3 saat yolculuktan Bratislava otobüs istasyonuna vardık. David'i gördüm, el sıkıştım "We made it." dedim sonra veda ettik. Zilina'ya gitmem gerekiyordu fakat nasıl gidebileceğim hakkında bir fikrim yoktu. Etrafta soracak biri de yoktu, turizm acenteleri kapalıydı, sadece Viyana otobüslerini ayarlayan kadının olduğu bölüm açtıktı. Mecburen gittim o kadına sordum, neyse ki biliyormuş, platform numarasını yazıp verdi. "Bileti nereden alacağım?" dedim, "Şoförden" dedi. Numarayı alıp kalkacağı yere gittim, fakat emin olmak için yine de birilerine sorayım dedim. 

Niyeyse gittim orta yaşlı bir kadına sordum. Kadın İngilizce bilmiyor, ben de mal mal Slovakça konuşmaya çalışıyorum ki dediğim şeyler "Otobüs? Zilina? Kırmızı?". Kadın bir şey anlatmaya çalışıyor, ona buna soruyor, tabelalara bakıyor ben de "Yahu zaten biliyorum buradan kalkacağını ne gerek vardı buna puff." diyorum diye kendime sinirleniyorum. Sonra telefonla konuşmasını yeni bitiren genç bir bayan "Excuse me can I help you?" diyor ve bitiriyor problemi. 

Bu sefer ki otobüs değişik, koca otobüs ama minibüs mantığıyla çalışıyor, muavin yok, herkes kendi bavulunu kendi yerleştiriyor, girişte şoföre parayı ödüyorsunuz, rezervasyon olayı yok, herhalde otobüsün dolup taşması gibi bir tehlike yok. Şoföre Slovakça "Kaç para?" dedim fakat cevabı anlayamadım, öndeki kadından yardım istedim, İngilizce biliyormuş sağolsun. 

Yol boyunca şoför paso çilekli su içti durdu. Adama hararet bastı herhalde, hava gerçekten çok sıcaktı.

Nihayet Zilina'daki otobüs terminaline vardık. Zilina'da otobüs terminaline bir daha sadece bir kere işim düştü (geri kalan zamanda hep tren kullandım.), ondan da Topfestten dönerken. Bu dönüşümde "Ya ben ilk geldiğimde bu otobüs terminali nerede diye hiç dikkat etmedim, nası döneceğim yurda." diye düşünmüştüm, sonra terminalden iner inmez otobüs durağının dibindeki tren istasyonunu görünce acayip rahatlamıştım. Bazı küçük şehirlerde böyle bir durum var, tren istasyonu terminale bitişik oluyor. 

Otobüsten çıktım, oturdum banka, staj koordinatörümü yani Jakub'u beklemeye başladım. Bilgisayarı da açtım geldim ben demeye çalışıyorum wifi'yla. Gelen geçene bakıyorum. Kısa boylu atletli bir abi geçti dedim acaba bu mu? İkinci kez geçince emin oldum, o da beni tanıdı. 

Kocaman bir kamyoneti var. Atladım kamyonete. Konuştuk biraz. Havanın bugün aşırı derecede sıcak olduğunu (31 derecede idi ama hissedilen daha fazladır tahminen) normalde böyle olmadığını falan söyledi. Oda arkadaşlarımdan bahsetti, Amerikalı iyi biri, Pakistanlı biraz soğuk gelebilir ama o da kötü biri değil dedi. Yurdun oraya geldiğimizde alt katta bir tane üst katta bir tane bar var, biz Slovakya'da çok içeriz muhabbetine felan girdi. Benim içim içmediğimi sordu ben de önemli günlerde içerim felan dedim.

Yurda girdik, 3 kişilik bir oda. 2'lik ranza ve bir de kanepe var. 3 kişilik odada 2 tane masa var, adalete gel. Tanıştım elemanlarla. Amerikalı 22 yaşında, makine mühendisi, Texaslı. Güleryüzlü bir tip. Pakistanlı'nın kaç yaşında olduğunu bilmiyorum ama Avusturya'da master öğrencisiymiş. Epey zayıf ve çelimsiz biri.


Açım ben, beni yemeğe götürün dedim ve dışarı çıktık.